Buhran: Yaşayabilmek İçin Ölmek

-HİKÂYE-

Ilık bir sonbahar akşamıydı. Gökyüzü ve onun aksettiği deniz, kızıl renklerini yavaş yavaş kaybediyor; dünyanın bu köşesi, mütehakkimâne bir karanlığın hâkimiyetine bir defa daha boyun eğiyordu. Eylül ayının latîf rüzgarı, yaz mevsiminin yakıcı sıcağıyla yıpranmış yorgun ağaçların dalları arasında uğuldayarak esmeye başlamıştı. Fakat o bütün bunlardan habersiz, odasının en kuytu köşesinde oturmuş, fikrî bir eserin mütâlâasıyle meşguldü.

Âni bir hareketle kitabından başını kaldırarak ayağa fırladı. Okuduğu bir cümle ona herhangi bir mesele hakkında yepyeni bir perspektif kazandırdığında veya tamamen emin olamadığı için dile getirmeye cesaret edemediği bir kanaatinde haklı olduğunu gösterdiğinde, en çok da zihninde yeşeren taze bir fikrin heyecanına kapıldığında hep böyle yapardı. Yumuşak bir ışığın sızdığı açık pencereye doğru yürüdü. Elleriyle pervazlara tutunup hafifçe sarkarak etrafa göz gezdirdi. Günbatımı, istisnâsız her akşam tekrarlanan bu hâdise, nedense ona hiç de alelâde gelmiyordu şimdi. Gözünü ufka dikti ve iki dakika boyunca sessizliği dinledi. “Ne kadar da şâirâne bir manzara!” diye düşünüyordu. Fakat az sonra, “Bu romantizm de neyin nesi!” diye söylenerek tekrar kitabına döndü. O hışımla camı sıkı sıkıya kapatmış, bununla da yetinmeyerek manzaranın câzibesine tutulmadığını nefsine ispat etmek üzere perdeyi de çekmişti.

Okuduğu kitap beyninde yeni düşünceler, rûhunda pek âşinâ olmadığı duygular uyandırmıştı. Okumaya devam ediyordu etmesine ama gözlerinin önünden bir şerit hâlinde geçen satırlarda ne yazdığının hemen hemen hiç farkında değildi. Kabullenmek istemese de kim bilir kaçıncı defa farklı cephelerden akan his ve fikir sellerinin tesiriyle sendeliyor, şiddetli dalgalara direnerek mânen ayakta durabilmeye çalışıyordu. Bir sefer olsun yere düştüğünde işin nerelere varabileceğini çok iyi biliyordu, zâten tam da bu sebeple içindeki fırtınayı yok sayarak, dikkatinin yalnızca okuduğu metinde olduğuna kendini ikna etmeye uğraşıyordu. Merâkını cezbeden bir cümleye tesadüf etti. Hâlen daha hâricî dünyâdan kopmamış olduğuna delâlet eden bu vak’anın verdiği mağrûrâne bir sevinçle durdu ve o ifadenin altını çizmek için kalemini muzaffer bir kumandan edâsı ile eline aldı. Ancak bu esnâda hangi satırda kaldığını unutuvermişti. Paragrafa başından sonuna kadar hızlıca göz gezdirdi.

Hakîkat, inkâr edemeyeceği bir sarâhatle tezâhür etmişti. Kat’iyen aynı kelimeleri ikinci defa okumuyordu. Cümlelere onlarla ilk defa karşılaşıyormuşçasına yabancıydı. Kendini daha fazla kandıramayacağını anlayarak kitabını kapattığı anda, zihninde karlı yamaçlardan yuvarlanan bir çığ hızıyla büyüyen ve rûhunun üzerine düşmeye hazırlanan yığının ayak seslerini işitir gibi oldu.

Hayır, kuvvetini tam olarak bilmediği bir düşmana hiç savaşmadan teslim olmayı kabul edemezdi. Kitabına geri döndü. Sayfaları hızlıca çevirip o bölümün en başından itibaren okumaya girişti. Öğle güneşi altında gözünü kırpmamaya çabalayan bir çocuk azmiyle, dikkatini okuduklarına teksîf etmeye çalışıyordu. Ancak daha ilk paragrafı bitiremeden kalbine bir sancı saplandı. Korkunç bir ağrının azâbı içinde ayağa kalktı. Temiz hava alıp ferahlayabilmek ümidiyle pencereye teveccüh etti. Dengesini temin etmekte zorlanıyordu. Muhtelif fikir cephelerinin arasında kalarak öylesine ezilmişti ki, sanki bedeniyle olan irtibatı kopmuştu ve hareket eden yalnız rûhuydu. Pencereyi açar açmaz azâbı bir nebze hafiflemişti. Aklını uyuşturabilmek için onu oyalayabilecek basit meseleler arıyordu.

Bu arayış içerisinde gözü dolunaya takıldı. Ne kadar muhteşemdi! Farklı bir ruh hâletine bürünmekte olduğunu sezdi. Mûtat ve kritik istifsâr gecikmedi: Bu geçişin müsebbibi bir duygu muydu yoksa bir düşünce mi? Zavallı adam! Zihnini meşgul eden şeylere pasaport sorabileceğini, gözü tutmayanı yakasından tutup dışarı atabileceğini zannediyordu hâlâ. Şimdi iyice tereddüde düşmüştü. İçindeki bir ses hiç durmadan, “His mi fikir mi?” diye sayıklıyordu. Bu gidişin hiç de iyiye olmadığını anlamıştı. Kısa bir duraklamanın ardından, bir kez olsun ona yarım saatten fazla dermân olmayan sathî çareye yine tevessül etti. Müşahhas yahut mücerred, bütün mevcûdâta karşı yapmacık bir lâkaydîye sarıldı ve gözleri önündeki bu canlı tabiat tablosunu seyretmeye koyuldu.

Bakışları dolunaya odaklandıkça diğer her şey; karşıdaki evler, onların ardından zar zor seçilebilen denizin koyu lacivert suları, hatta gökyüzü bile tedrîcen belirsizleşiyor, birbirine karışarak karanlığa bürünüyordu. Tabiatın sesi soluğu kesilmişti. Az sonra yıldızlar tek tek zuhûr ettiler. Akabinde uzak diyarlara göç eden kuşların kanat çırpmaları, rüzgârın uğultusu, sokakta yürüyen tek tük insanların adımları birbiri ardınca kulağına geldiler. Hassaları beşer istidadının fevkınde bir keskinlik kazanıyordu. Rahatlamış hissetti, fakat bu inşirah ancak birkaç saniye kadar devam edebildi.

Başı dönüyordu. Rûhunun içinde bir girdap açılıyor ve zâhirî dünya bu girdabın içinde kayboluyor gibiydi. Bir haşyet darbesiyle sarsıldı. Rüyaları andıran bir tecrübe yaşıyor, zaman mefhûmuna olan tâbiiyyeti geçen her saniyede biraz daha zayıflıyordu. Aklı durmuştu. Yaşadığı şeye bir isim veremiyordu. “Ben, benim dışımda var olan maddî dünyânın küçük ve ehemmiyetsiz bir unsuru muyum yoksa müşâhede ettiklerim zihnimde birer vehimden mi ibaret?” diye sormaya muktedir olabildi sadece.

Heyhât! İlk sual sorulmuş, bu dizginlenemez melekenin kilidi açılmıştı. Tekrar etrafına bakındı. Bambaşka bir âlemdi burası; yalnız gök mavisinden ibâret uçsuz bucaksız bir boşlukta tek başınaydı. Ayakları yere basmıyordu. Uçmakla yüzmek arasında, tarifi mümkün olmayan bir mevkîdeydi. Daha ne olup bittiğini anlayamadan mavi boşluğun farklı köşelerinde tuhaf cisimler peydâ oldu. Bunlar daha evvel gördüğü nesnelerin hiçbirine benzemiyorlardı. Bütün zerrelerine nüfûz eden bir tevahhuşla ürperdi. Gidebileceği hiçbir yerin olmadığını bilmesine rağmen kaçmaya teşebbüs etti. Fakat vücûdunu hareket ettiremiyordu. Neden sonra, dakikalardır nefes alıp vermediğinin farkına varabildi. Denedi, olmadı. Boğuluyordu. Teneffüs edebilmek için bedenini var gücüyle zorladı. Ancak ciğerlerine dolan, hava yerine, her tarafını saran o uçucu mavi cevherin birkaç damlası oldu. Akciğeri kaskatı kesilmişti. İki eliyle boğazını sımsıkı kavrayarak çırpınmaya başladı. Can cekişiyordu. Nâmütenâhî sandığı o mavi âlemi baştan başa dolduran bir sayha kopararak aldığı nefesi verebildi. Kurtulmuştu ama artık bir bedene mâlik değildi. Geriye bir tek şuur kalmıştı.“İçinde bulunduğum seyyâl mavilik benim zihnim olmalı.” diye doğdu içine.

İşte o anda, dört bir tarafını ihâta eden tuhaf cisimler ayrı ayrı mânâlar kesbettiler. Hepsini tanıyor, biliyordu. Altında ezildiği fikirleri, dâimâ şüpheyle baktığı duyguları, tahripkâr tereddütleri, acı tatlı hâtıraları, tanıdığı ve tanımadığı kimselerin belli belirsiz sûretleriydi bunlar. Âhenkle süzülen kuş sürülerinin danslarını andıran hareketlerden sonra helezonlar çizerek şuurunun içine aktılar. Hemen sonra, mavi âlem de dağılıp ufalanarak ışıltılı küçük zerrecikler şeklinde şuuruna dâhil oldu.

II

Geçirdiği bunca safhadan sonra neyi müşâhede edebiliyordu? İdrâkinde hiç aydınlanmayacakmış zannını uyandıran zifiri bir karanlık ve en hafî, en gizli titreşimleri dahi boğmuş mutlak bir sükûnet… Bu hiçlik ebediyyen böyle devam edecek zannetti. Yanılmıştı.

Boğuk bir patlama sesi yayıldı. Sessizlik dehşetengîz uğultularla yırtılıyor, zifiri karanlık cisimleşip iki kenarından bükülerek onun, türlü yok oluş ve şaşkınlıklarla bitip tükenmiş bu zavallı rûhun etrafını kuşatırken, bir yandan da karmakarışık ışıklarla aydınlanıyordu. Anlamaktan ümidini tamamen kestiği için kayıtsız gözlerle seyrettiği semboller âlemi, şimdi mânâdan maddeye inkılap ediyor gibi görünüyordu.

Ruhî mi yoksa fizikî mi olduğunu ayırt edemediği bir bunaltı, daha doğrusu bir sınırlanma hissetti. Yeniden bir bedene bürünüyordu. Hareket kabiliyeti kazanır kazanmaz ayağa kalkıp çevresine bakındı. Tavanı kilometrelerce yüksek devâsâ bir silindirin içindeydi. Duvarları bu silindirin iç cephesini teşkil eden kocaman parlak tuğlalarla bir mozaiği akla getiriyordu. Çeşitli renklerde ışıkların hâsıl ettiği hareketli müphem görüntülerle bezeli bu parlak tuğlalarsa birer ekranı andırıyordu.

Gördüklerini hiçbir şekilde tefsir edemedi. Acaba daha uzaktan mı bakmalıydı? Geri geri yürümeye başladı. Lâkin beyin hücrelerini buharlaştıracak derecede yakıcı ışıklar başını döndürmüştü. Yarım dakika kadar olduğu yerde durakladı ve başını yere eğdi. Kafası âdetâ mengeneyle sıkıştırılmışçasına çatırdıyor, şakakları şiddetle zonkluyordu. Durduğu yerde ileri geri sallandıktan sonra yere yığıldı. Kafatasına bir bıçak saplanmıştı sanki. Bayılmıştı.

III

Uyandığında tuğlalardaki sûretleri netleşmiş buldu. Canlanan sahneler, onun hayatından alınmış binlerce video kaydıydı. İçinde bir tecessüs uyandı. Bir uçtan bir uca kadar dört yanına sür’atle göz gezdirdi. Bu sırada ayaklarının altındaki zemin soğuk, mekanik seslerle yükselmekteydi. Müşâhede ettiklerindeki hârikuladeliği takdir edecek tâkati kalmadığından soğukkanlılığını muhafaza edebiliyordu.

Gördüklerindeki esrârengîzliğin farkına epey sonra varabildi: Bu anların hiçbirini yaşamamıştı ki. Ekranlarda görünen insanların birçoğunu tanımıyordu bile. Bu hâtıralar geçmişte yaşanmadıklarına göre geleceğe mi aitlerdi? Ne anlaşılmaz bir hâldi bu! Şüphesiz bir rüyânın, bir hayâlin, bir buhranın çok ötesindeydi. Yoksa artık hayatta değil miydi? Ecel hiç beklenmedik bir zamanda kapısını çalmıştı da yeni dünyâsında, hayata devam ettiği takdirde yaşaması muhtemel anları mı gösteriyorlardı ona? Ama kaderinde bu günleri idrak etmek yazılı olsaydı, onları yaşamadan ölmemesi icap etmez miydi?

Ancak bir an, beyninden vurulmuşçasına bir hayretle irkildi: Geleceğine ait o sahneler arasında aynı dakikayı gösteren çeşit çeşit, hatta birbirine zıt manzaralar seçiliyordu. Daha fenâsı, bu durum her dakika için bu şekildeydi. Öyle ki aynı anda hem hayatın en büyük saadetlerini tatmış kadar mutlu hem de ölüme iştiyak duyacak kadar yalnız, bedbaht ve ümitsiz olabiliyordu. İki uç nokta arasında, merkezde alt alta dizilmiş boş kareler olmak üzere, değişik ihtimaller de göze çarpıyordu. Bazı sahnelerde bugün yakın bildiği birçok kişi nefretle bilenmiş birer hasım kesilip karşısına dikiliyordu ki, onu en çok yaralayan bunlar oldu. Esrar perdesi aralanıyordu.

Şuuru, muhayyilesinde vukû bulan bu akılalmaz hâdisenin mâhiyetini olanca dehşetiyle kavramıştı. Bu onun nazarında bütün dünyevî felâketlerin üzerinde bir faciaydı. Rûhu hızla büyüyüp yayılan kahredici bir ıztırâba dûçar oluyordu. Derken, zeminin kaç kat altından geldiğini kestiremediği bir sadâ ve onu takip eden bir zelzele işitildi. Sarsıntı giderek şiddetleniyordu. Ekranların tamamı bir saniye içinde karardı. Devâsâ silindir olduğu yerde daireler çiziyor, duvarları patlayıp kırılarak dökülüyordu. Yapabileceği tek şeyi yaptı, teslimiyetle gözlerini kapattı.

IV

Kendine gelmişti. Pencerenin başında, her şeyin başladığı yerdeydi. Bakışlarını ay ışığının câzibesinden zorlukla alabildi. Kemikleri birbirine geçmişti sanki, kıpırdayamıyordu. Pencerenin dibine, yere oturdu ve sırtını duvara yaslayıp bir iki dakika kadar mânâsız nazarlarla odasına göz gezdirdi.

Hayır… Başından geçenler daha önce geçirdiği zihnî buhranların hiçbirine benzemiyordu, endişe ettiklerinin çok ötesindeydi. Yıllardır en küçük baş göstermesinde dahi derhal atılıp boğarak içine gömdüğü, esâsen kolayca nâmevcut farz edebileceği kadar müphem emâreleri karşısında bile ürküp telaşlandığı kriz: Hayatında ilk defa hayallerinden, hedeflerinden, geleceğinden, velhâsıl onu dünyaya bağlayan ne varsa hepsinden şüpheye düşmüştü. Titriyordu. Bu hâlin dehşeti bir an için aklını başından almış; yıllar yılı yok saydığı kalbini uyandırmış, uyandırmakla kalmamış, işgal ettiği rûhun idaresini de ona teslim etmişti. Geçen onca seneden sonra ilk defa gözlerinin yaşardığını, boğazının düğümlendiğini hissetti. Bunu atlatması mümkün müydü? Belki. Fakat ne kayıplar vererek. Fevkalâde ümitsizdi. Bu muharebeden sağ çıkabilecek miydi? Kişiliğini meydana getiren temel unsurları zaptetmiş bulunan tereddütlerine hangi güçle karşı koyabilirdi?

Ne olursa olsun mücadele etmeye kararlıydı. Hatta ideallerini ve bunların ifade ettiği mânâyı hatırlayınca, gösterdiği zayıflıktan utanmıştı. Evvelâ tam olarak neyi hedef alacağını tespit etmeliydi. “Bunlar fikir kılığına bürünmüş yanıltıcı duygular!” şeklinde kat’i bir hüküm vererek beynini kemiren bu şeytânî şüphelerin, uygun bir isim bulmuştu sonunda, aklıyla olan bağlarını kesip attığına, onların fikrî mesnetlerini yıkmış olduğuna kâni oldu. Her şeyden vazgeçecekse dahî buna böylesine hissî bir vaziyette karar vermeyecekti.

Yine de onu bu şüphelerin pençesine itenin imha edilmesi gereken zayıf düşünceler olduğu inkâr edilemezdi. Fikirlere hükmedebilmenin yegâne yolunun onları kağıda dökmek olduğuna inanırdı. Ne de olsa, onu içten içe harap ettiği için kurtulmak istediği birçok düşünceyi geçmişte mürekkeple boğabilmişti. Yazmak onu daha soğukkanlı yapıyordu. Ayağa kalktı ve kararlı adımlarla masasının başına geçti. Hâtıralarını, his ve mülahazalarını hayâlî bir dosta yazılmış mektupları andırır tarzda, samimiyetle kaydettiği günlüğünü çekmecesinden çıkarıp yazmaya koyuldu:

V

Bir müddettir yıllar evvel kendim için tayin ettiğim hedefleri düşünüyorum. Acaba hâdiselerin dâimâ beklediğim gibi gelişeceğine fazla mı inanmıştım? Hayır, kararlarımda hissî davrandığım kanaatinde değilim. Fakat uzun tefekkür mesâilerim esnâsında dikkate almam gereken hususlardan bir kısmını farkında olmadan gözardı etmiş olabilir miydim?

Zaten felaketler de çoğu zaman bu tür dikkatsizliklerden doğmazlar mı? Rasyonel bir tercih yaptığınıza eminsinizdir, elinizdeki donelerin tamamı bunun böyle olduğunu göstermektedir. Peki ya hissiyâtınız muhakemenize doğrudan doğruya müdâhale etmemiş de, çok daha önce, göz önünde bulundurmanız gereken bazı ihtimallerin üzerini size duyurmadan örtmüşse? Evet, bu durumda nihâî kararı veren yine beyniniz olmuştur, fakat bu kararın istinâd edeceği sebepler eksiktir, içlerinden bir kısmı karartılmıştır… ve belki de siz, gerçekleştirilmesi pek mümkün olmayan hedefler benimsemiş, hatta geleceğinizi de bunlara göre planlamışsınızdır. Buna rağmen, son derece realist davrandığınıza hiç şüphe etmiyorsunuzdur.

Bu denli tehlikeli bir kuruntuyla yüzleşmek çok zor. Tabiî bu zorluğun şiddeti taşıdığınız idealin büyüklüğüyle, kıymetiyle ve belki en başta, bu idealin köklerini rûhunuzun ne kadar derinlerinde hissettiğinizle alâkalı… 

Hayatınızı sıkı sıkıya bağladığınız bir gâyeye olan inancınızı yitirmeye başladığınızda, aslında nefsinize olan îtimâdınızı kaybediyorsunuz. Gençken ölümü neden bu kadar uzak görür, neden yakıştıramayız kendimize? Bence en başta, geleceğe dair hayaller taşıdığımızdan ve onlara ulaşmak için uzun yıllara muhtaç olduğumuzu bildiğimizden dolayı.

Hulyâsı kalmayınca hayâtın ne zevki var?

Bitsin, hayırlısıyla, bu beyhûde sonbahar!

Hakîkaten de gençlik çağlarındaki bir insan, yaptıklarından ziyâde yapmak istedikleri değil midir? Hâl böyle olunca, emellerine erişmenin mümkün olmadığı zehâbına kapıldığında ve bu imkânsızlığın yalnız şahsî kifâyetsizliğinden kaynaklanmadığını anladığında; ona ulaşmak için elinden gelen gayreti gösterse bile, her akşam ufka baktığında o hedefin kendisinden bir fersah daha uzaklaşmış olduğunu müşâhede ettiğinde günden güne bütün neşesini kaybetmesinden, gözlerindeki ferin yavaş yavaş sönmesinden daha tabiî ne olabilir?

“Şimdi ne yapacağım?” 

İşte, bu gencin ilk soracağı budur. Hâlâ ümitvârdır; doğru metodu, takip edilmesi gereken istikâmeti bir bulabilse işlerin düzene gireceğini ummaktadır. Neredeyse bütün zihnî meşguliyetlerini bir kenara bırakarak bu yolu aramaya koyulur. Her defasında da aradığını bulduğuna inanarak muhtelif yollara girer, bu yollardan her biri üzerinde günlerce, haftalarca, hatta belki aylarca yürür. Netice, hüsrandır. Tereddütleri giderilmek şöyle dursun, sağlamlaşmışlardır. Rûhen ve bedenen bîtap düşmüştür.

Zihnini saran şüphelerle baş edebilmek iktidarını kendi içinden temin edemeyince, tanıdıklarının rehberliğine, tavsiyelerine mürâcaat eder. Bu umûmiyetle korkunç bir hatadır. Niçin mi? İzah edeyim: Kahramanımız, onlara böyle bir durumda mâneviyatlarını nasıl muhafaza edebildiklerini sorar. Hâlbuki medet umduğu kişiler bu tarz tereddütleri hiç yaşamamışlardır. Etraflarında onların hayallerine, hatta daha ötelerine ulaşmış yüzlerce, binlerce numûne görüyorken neden yaşasınlar ki zâten? Ortada muayyen bir şablon vardır ve onlar doğru olanın bu şablona uymak olduğuna öyle veya böyle inanmışlardır. Buna mutâvaat etmemeyi bir kere olsun akıllarına getirmemişler, daha doğrusu getirmek dahi istememişlerdir. Hedef, onların lisanında, belli kalıplara riâyet edip, onların nezdinde hârikulâde olan alelâde mevkilere gelerek turnayı gözünden vurmak demektir. Öyle ki bunların dışında, daha üstün bir gâyenin var olabileceğine inanmazlar. Bir kimse onların hayat modellerine uymayı tamâmiyle reddederek kendine münhasır bir sûrette hareket etse de, onun, kendilerinin rüyalarını süsleyen makamları elde edebilmek için uğraştığına emindirler. Kasden olmasa bile şuuraltında onu rakip görür, yıpratmak, zayıflatmak isterler. En ufak bir muvaffakiyetine olsun tahammül edemezler. “Bırak bu lafları!” en bilindik sloganlarıdır. Üzücü olan ne, biliyor musunuz? Ekseriyâ başarılı da olurlar. Zira derdini onlara bir türlü anlatamayan kahramanımız bir noktadan sonra kuşkulanmaya başlar: “Yoksa bu tereddüt üstü kapalı bir tembellik mi? Herkes yanılıyor da, bir ben mi doğru yapıyorum?” der.

Pek azımızın haklarından gelebildiği bu uğursuz sualler karşısında tereddütleri çok daha ileri bir seviyeye varmış; kafasını istila eden ve rûhuna, aczinden emin olduğu bîçârelerin üzerine askerlerini salan hunhar bir kumandan gaddarlığıyla saldıran bir buhranla yüz yüze kalmıştır. Bir an olsun gaflete düşer de bu buhrânın rûhuna sirâyet etmesine izin verirse, artık bütün benliğiyle işgale uğraması kaçınılmazdır.

Hayatına devam edebilmek için bir çaresini bulup bu işgalden kurtulmaya mecburdur. Ya kalbinin vesveseyle bulanmamış köşelerinden bulup çıkardığı bir kuvvetin yardımıyla hepsinin üstesinden gelerek hedeflerine daha büyük bir şevkle sarılacaktır, yahut da nefsini bu acımasız kumandanın insâfına teslim edip apayrı bir hüviyetle yeni bir hayata atılacaktır. Birinci durumda muhtemelen kendisi dışında kimsenin haberdâr olmayacağı efsânevî bir zafer kazanmıştır. Ancak bu galibiyetin ağır bir bedeli vardır: Haricî meselelere tevcih etmesi gereken dikkat ve enerjisini bir istikamet bulamamış olmanın yol açtığı kararsızlıklara sarfeden bu talihsiz rûh, yıkıcı darbelerle yıpranmış, gençliği hiç tatmadan yaşlanmıştır.

İkinci ihtimal çok daha fecîdir: Teslimiyeti kabullenerek hayallerinden yüz çevirmek… Mâdem ki bu çağlarındaki bir insan, hayalleridir; bu vazgeçiş yaşamak için ölmeyi seçmek demektir.

Her gün yanı başımızdaki kaç kişi varlığını idâme edememek kaygısıyla rûhunu fedâ etmeye mahkûm oluyor? Bu cinâyetlerin fâilleri kim, ellerini defalarca kana bulamış olduklarının farkındalar mı?

Bir dakika… Şimdiye kadar bu müntehirlere, biraz sert oldu galiba, bu maktûllere hep acıyarak bakmıştım. Fakat şimdi bu görüşüm değişti. İnsanlığından ferâgat etmek aslında kâtillerin zümresine katılmak değil midir? Neticede teslim olanlar kendilerini yalnız, dolayısıyla da âciz ve güçsüz addettikleri için boyun eğiyorlar. Velhâsıl bu maktûllerin, o günden sonra işlenen cinayetlerden mesûl olacakları muhakkaktır.

Ne olursa olsun pes etmeyeyim. Pekâlâ… Fakat nereye kadar? Fırtınalı bir gecede, nihâyetsiz intibâı uyandıran bir okyanusun karanlık suları ortasında ve yüzen cesetlerin arasında, suyun içine bata çıka ümitsizce kulaç atıp çırpınan bir kazâzededen farkım var mı? Eninde sonunda ben de boğulmayacak mıyım? 

Asla. Zaafa düşmemeliyim. Ayrıca benim gibi binlerce ‘yalnız’ olmalı. Bir yolunu bulup onlarla mânevî bir ittifak mı kurmam gerekiyor? Kulağa biraz çocukça geliyor fakat elzem. Çünkü su üstünde başaşağı yüzen cesetlerin, ruhlarını emânet ettikleri kuvvete baş kaldırıldığını işitir işitmez dirilip canlanarak gözünü kan bürümüş birer SS zâbiti kesilmesi muhtemel. Bizim karamsarlığımız da bunu bilmemizden kaynaklanıyor. Ne ben ne de bir başkası onlarla tek başımıza mücadele edemeyiz.

Neden bahsediyorum ben? Onların kudreti bizim korkumuzdan, sessizliğimizden, zayıflığımızdan doğan bir halüsinasyondan ibaret.

Aramızdan nâdiren bir cesûr insan çıktığı oluyor. Hiç vakit kaybetmeden akbabalar gibi üzerine çullanıyorlar. Diğerlerimiz bu hâli seyretmekle iktifâ ediyoruz. Henüz fikir olgunluğuna ulaşmamış olacağız ki, bizden farklı düşünenlerin haklarını müdafaa etmeyi aklımıza getirmiyoruz bile. Halbuki ortada ulvî bir mücadele var: Şahsiyet sahibi yani kendine âit bir rûhu, aklı, düşüncesi, duygusu olan kimseler olarak kalabilme mücadelesi. Hiçbir fikrî ayrılık bu uğurda tesis edilecek bir ittifaka mâni olamaz. Aksi halde bugün yarın, imha edilme sırası bize de gelecektir. Bir şahsiyete, hakikî mânâda bir hürriyete sahip olan kimse bu mücadeleye bîgâne kalamaz. Zihnimize, rûhumuza, öz varlığımıza musallat olan tıynetsiz istilacılara karşı çıkmıyor, ses dahi çıkarmıyor muyuz? Baskıya, tahakküme, hiç var olamadan yok olmaya müstehakız demek ki…

Enteresan. Elime kalem alır almaz farklı biri oluveriyorum. Gören de beni gözü kara bir revolüsyoner sanacak. Manifesto mu yazıyorum ne? Vâkıâ onca musibetten sonra bu üslup karmaşası gayet tabiî. Acaba kendi kendine beyannâmeler yazan başkaları da var mıdır dünyada?.. Neyse, mevzûdan sapmamalı.

Ne dersem diyeyim, eninde sonunda hayalperest miyim diye sormadan edemiyorum. Kulağımda çatlak bir ses çınlıyor: “Biz de gençken idealisttik de…” Hayır, hayır. İdealizm böylelerinin lugatine kadar düşecek bir tabir olamaz. Gerçi bunlar kirletmedik bir tek mefhûm bıraktılar mı?..  

Böyle bir buhranla nasıl baş etmeli? Görünüşe göre, yazdıklarımla pek alternatif bırakmadım. Satırlarıma işleyen acımasız sertlik ve öfke de esasen bir başkasına müteveccih değildi. Netice? Seciye sahibi biri maddî bir refâh için rûhunu öldürmek gibi bir cinayeti irtikap edemez. Artık bundan zerrece şüphe etmiyorum.

Hemen hepimiz kaderimizde büyük işler yapmak yazılı olduğuna inanıyoruz. Fakat büyük muvaffakiyetler ancak bu inancını kaybetmeyenlere nasip oluyor.


Bu hikâyede geçen bazı kelimeler

  • mütehakkimâne: baskıyla hükmedercesine, tahakküm edercesine.
  • mütâlaa: düşünerek, anlayarak okumak, (critical reading).
  • alelâde: sıradan.
  • nefis: bir kimsenin öz varlığı, kendisi.
  • câzibe: çekim.
  • delâlet etmek: delil olmak.
  • mağrûrâne: mağrur bir tarzda.
  • sarâhat: açıklık.
  • teksîf etmek: yoğunlaştırmak.
  • muhtelif: çeşitli.
  • hâlet: hâl.
  • mûtat: alışıldık, alışılagelmiş.
  • istifsâr: bir şey hakkında açıklama isteme.
  • sathî: sığ, (yüzeysel).
  • tevessül: sarılma, baş vurma.
  • müşahhas: elle tutulur, gözle tutulur durumda olan, (somut).
  • mücerret: maddî olmayan, (soyut).
  • mevcûdât: var olan şeylerin tamamı.
  • lâkaydî: kayıtsızlık.
  • tedrîcen: yavaş yavaş.
  • hassa: dış dünyâdan gelen tesirleri idrak etme yeteneği, duyu.
  • istîdat: doğuştan gelen yatkınlık, yetenek, kabiliyet.
  • fevk: üst, yukarı; daha üst.
  • inşirah: gönül ferahlığı.
  • zâhirî: görünen.
  • haşyet: saygıyla karışık korku; gönül titremesi.
  • tâbiiyyet: tâbi olma.
  • peydâ olmak: ortaya çıkmak, belirmek.
  • tevahhuş: ürkme.
  • mâlik: sahip
  • seyyâl: akıcı.
  • ihâta: kuşatma, çevreleme.
  • kesbetmek: kazanmak, edinmek.
  • dehşetengîz: dehşetli, korkunç.
  • inkılap: bir durumdan başka bir duruma dönüşme.
  • müphem: belirsiz.
  • tefsir etmek: yorumlamak.
  • tecessüs: görme, anlama merakı.
  • bedbaht: kötü (bed) bahtlı, talihsiz.
  • esrâr: sırlar
  • muhayyile: hayal kurma gücü.
  • mâhiyet: bir şeyin ne olduğunu belirleyen asıl unsur, nitelik.
  • sadâ: ses.
  • nazar: bakış.
  • nâmevcut: mevcut olmayan.
  • emâre: belirti, ipucu.
  • mesnet: dayanılan şey, dayanak.
  • kâni olmak: kanaat getirmek, inanmak. (Kalın ‘k’ ile telaffuz edilir. Kâtil kelimesindeki gibi.)
  • mülâhaza: düşünce.
  • istinâd: bir şeye dayanma.
  • îtimâd: güvenme, emniyet etme.
  • zehâb: zan.
  • kifâyet: yeter miktarda olma, yetişme, elverme, kâfi olma.
  • ümitvâr: ümitli
  • hüsrân: umulanı elde edememekten doğan hüzün.
  • bîtap: halsiz, bitkin.
  • iktidar: kuvvet, güç.
  • umûmiyetle: çoğu zaman, genellikle.
  • muayyen: belli, belirli; sınırları tayin edilmiş.
  • mutâvaat: boyun eğme, itâat etme; uygun olma, uyma.
  • münhasır: yalnız bir kimseye, bir şeye mahsus olan, başkasıyle alâkası bulunmayan.
  • vesvese: şüphe, kuruntu.
  • hüviyet: kimlik; mâhiyet.
  • müntehir: intihar eden.
  • maktûl: katledilmiş.
  • zaaf: irade zayıflığı; zayıflık.
  • iktifâ etmek: yetinmek
  • bîgâne: kayıtsız.
  • tıynetsiz: kötü yaratılışlı.
  • tahakküm: baskıyla hükmetme.
  • revolüsyoner: ihtilalci.
  • lugat: kelime; dil; sözlük.
  • müteveccih: yönelmiş, yönelen
  • seciye: karakter, tıynet.
  • irtikap: kötü bir işi yapma.

(Kelimelerin sadece bu hikâyedeki mânâları gösterilmiştir. Bilindiği üzere, bir kelimenin birden fazla mânâsı olabilir. Bazı kelimelerin mânâsı verilirken Kubbealtı Lugati’nden istifâde edilmiştir; kelimelerin diğer mânâlarına ve örnek cümlelere, lugatim.com adresinden kolayca erişebildiğimiz bu paha biçilmez lugatten ulaşmak mümkündür.)



Yorum yapmak ister misiniz?