Nüzhet: Kendini Bulma Yolculuğu

-HİKÂYE-

Gecenin en karanlık vakti. Eski bir masa lambasının cılız ışıklarıyla aydınlanan küçükçe bir oda. Eşyası tam seçilemiyor; çiziklerle kaplı ufak bir ahşap masayla, onun hemen yanında aşağı yukarı bir insan boyunda olan dağınık bir kitaplık görülebiliyor sadece. Masanın üzerinde bitmeye yüz tutmuş bir mürekkep şişesi, üst üste yerleştirilmiş sayfalar ve buruşturulup bir köşeye atılmış kâğıt yığınları göze çarpıyor. Keskin bir kahve râyihası, açık pencereden esen dondurucu havaya direnmekte. Kan çanağına dönmüş gözleri kaleminin ucuna sabitlenmiş zayıf bir adam can havliyle bir şeyler yazarken, kemikli parmaklarının gölgesi beyaz duvara aksediyor. Kâğıt üzerinde beliren her kelimeyle beraber, yıpranmış rûhu daha fazla tükeniyor. Yine de yorgun bedenine işkence edercesine bir çabalayışla ve aynı mânâyı daha nâfiz bir üslupla ifade edebilmek kasdıyla kendini zorlamaya devam ediyor. Derken, bir anlığına duraklıyor. Elindeki kâğıdı göz hizâsına kaldırıyor ve ümitsizliğine delâlet eden çekingen bir bakışla muhtelif satırlara göz gezdiriyor:

“Benim için artık her şey bitti. Ancak sizin hâlâ mücâdele imkânınız var. Yeter ki açın gözlerinizi. Görülmemiş kurnazlıklarla tertiplenen bir oyunun tam kalbindesiniz: En büyük arzusu sizlerin, zihni henüz zaptedilemeyenlerin, kendilerine râm olduğunu görebilmek olanlar yılmadan, yorulmadan saldırıyor size. Fakat bunu yaparken de yine sizin doğrularınızın ardına sığındıklarından, beyninizi çeşitli vâsıtalarla uyuşturduklarından olacak, hâlinizin vehâmetini göremiyor, müdâfaa ihtiyacı duymuyorsunuz. Yetmiyormuş gibi, arka planda bir ölüm-kalım mücâdelesi yaşandığını gösteren alâmetleri birer evham zannederek kendi ellerinizle boğuyorsunuz. Hayır! İyimserliğinizin perde olup gözlerinize inmesine izin veremezsiniz. Yalnızca anlaşabilme kābiliyetinden mahrûmiyetin yol açtığı basit bir uyuşmazlıkla uğraştığınızı sanıyorsunuz. Yanılıyorsunuz. Bir savaşın içindesiniz.”

Cümlelerini yeterince tesirli bulmuyor ve gözlerini sertçe ovuşturarak yeni bir sayfa alıyor. Fakat tahammülünün tükendiğini îtiraf etmeye nihâyet mecbûr kalıyor. Birdenbire parlayan bir hiddetle mürekkep şişesini sayfaların üzerine deviriyor ve bitkin başı masanın diğer köşesine düşüveriyor.

II

Gözlerini dinlenmiş bir hâlde açtı. Zinde uyandığına o kadar şaşırmıştı ki, hiç âşinâ olmadığı bir yerde bulunduğunu anlaması vakit aldı. Tabiî şaşkınlığına rağmen en ufak bir korku, hatta ürperti hissetmiyordu. Aksine yıllardır hasretini çektiği gönül rahatlığına kavuşmuş gibiydi. Kuvvetinin hakkını vermek istercesine bir merakla etrafına bakındıysa da tek odalı ve fakat akılalmaz derecede ferah olan bu ahşap evi tanıyamadı.

Oturduğu sandalyeden ayağa kalkarak evin diğer köşesine, parlak bir ışığın sızdığı oymalı pencereye doğru mütereddit adımlarla yürümeye başladı. Başını çevirerek pencereden dışarı baktı ve gördüğü manzaranın büyüleyiciliği karşısında hayretle sarsıldı. Aklı altüst olmuş, cezbedâr bakışları belirsiz bir noktaya saplanıp kalmıştı. Gördüklerini teşhîs edemiyor, yaz güneşi altında usulca buharlaşarak göğe yükselen su damlaları gibi rüzgârlara karışan rûhunu âdetâ yeniden birleştirerek kendisine ikram eden bu harikalar terkîbini kavrayamıyordu. Hareketsizdi. 

Yüreğini titreten bir sadâ işitti. Yalnız olduğunu zannetiği bu evde, üstelik de yanı başında bulunan biri ona ismiyle hitap etmişti. Gayriihtiyârî bir yönelişle sesin geldiği tarafa döndü. Duyduğu ses, elbisesiyle eski zaman dervişlerini andıran, nûrâni çehreli, yaşlı bir adama âitti. Her hâliyle îtimad telkîn ediyordu. Hakîmâne bir tebessümle vakûrca gülümsüyor, engin bilgilerle, sırlarla yüklü merhametli nazarlarla bakıyordu: “Mahdut vaktini beyhûde düşüncelerle harcama. Yalnız bu âsûde diyarın huzurundan hissedâr olmaya bak.”

Rûhunun türlü dertlerin boğuculuğuyla günden güne daralmış muzlim koridorlarının âniden aydınlandığını, onu bir tek nefesi olsun neşeyle almak saâdetinden mahrum bırakan yüklerinden kurtulduğunu hissetti. Açıklanmaz bir tahavvüldü bu. İhtiyar müşfik bir tonla sözlerine devam etti: 

“Bu dünya bir aynadır, her varlığın bir misâli görülür burada. Müşâhede ettiklerin, ne yaptığını bilmeksizin gözden çıkardığın günden beri dönüp bakmadığın, sınırsız feyz ve cevherlerinden istifade etmediğin mânâ âleminin bu aynadaki bir aksinden ibâret.”

Anlayamıyordu, sonsuz borçların enkâzı altında ezilmişçesine bir mahcûbiyetle îtiraz etti: “Benim dünyam mı? Bendeniz bu âlemi şu pencereden seyretmeye bile lâyık olduğum kanaatinde değilim. Nasıl olur da gözden çıkarabilirim onu?”

“Bu âlemde iltimâsa yer yoktur, lâyık olmayanı içeri almazlar. Bununla beraber, lâyık olanlar da burada görüp işittiklerini kendi istîdatları nisbetinde idrak eder ve geri döndüklerinde de yine o ölçüde hatırlayabilirler. Bu göz kamaştırıcı âlemin güzellikleri zihinde canlandırılamaz ve kâinâtın bütün lugatlerindan faydalanılsa dahi kelimelerle tasvîr edilemez. Etrafındaki her şey sana ve şimdiye mahsustur.”

“O hâlde muhayyilemin derinliklerinde mi yolculuk ediyorum? Fakat şu anda târife muktedir olamadığım kuvvetli bir vukûfiyetle ihâta ettiğim bu âlem, maddî dünyadan daha gerçek geliyor bana.”

Bilge adam yegâne emelinin muhâtabının mutluluğu olduğunu gösteren bir müsâmaha ve sükûnetle cevap verdi: “Hayal değil. Sözlerimin ardında yatan mânâları kendi anlayışına, ufkunu açmak yerine rûhunu daraltan müktesebâtına sığdırmaya çalışıyorsun.” İç çekti: “Böyle meseleler bu duvarları aşmadan anlaşılamaz. Dışarı çıkmamız daha münâsip olur.” Kapıya doğru bir adım attı. “Lâkin bu kulübeyle beraber tefekkür ve tahassüsüne ket vuran çerçeveleri, muâdeleleri de terk ettiğine emin ol.”

İhtiyar adamın bu tâbirlerle ne kastettiğini istifsâr edecekti ki, kapının açılmasıyla içeriye bembeyaz, taptaze bir hava doldu. Rûhunu saran bu hava, inşirah bağışladığı gamlı kalbini fersah fersah genişletti. Mâhiyetlerinden habersiz olduğu merhalelerden birbiri ardınca geçiyordu bu yolculukta. Yürümekten ziyâde uçmaya yakın bir hareketle adım attı. Az evvel hissetmeye kudret yetiremediği efsûnlu âlemi şimdi görüyor, duyuyordu. Kapısından çıktıkları ev, hâkim bir tepenin üzerinde; kimi köşelerinde titrek ışıklı fenerlerin asılı olduğu kristalden çitlerle çevrelenmiş, karlı meyveler ve cins cins kuşlarla dalları sarkan meyve ağaçlarıyla, eşi görülmemiş lâleler ve güllerle bezeli cezbedici bir çiçek bahçesinin içindeydi. Bu bahçenin ortasından geçen bir yol evvelâ dik basamaklara, oradan da üzerlerinde rengârenk papağanların zevkle süzüldüğü çam ağaçlarıyla örtülmüş yassıca tepelerin arasında uzayıp giden bir vâdiye ulaşıyordu. Hemen karşıda, ardından esrârengîz ışıkların yükseldiği servili küçük bir tepe vardı ve bu tepenin berisinde yollar ikiye ayrılıyordu. Hızla yağan kar her tarafı beyaza bürümüştü. Ancak o hiç üşümüyor, rüzgârın ruhnüvâz bir mûsikî şâheserini andıran nağmeleriyle keyifleniyordu.

“Şu gördüğün tepenin ardına kadar yürüyeceğiz. Bu yolculuğun, kasvet girdaplarına tekrar kapılmaman için kâfi geleceğini zannediyorum.” dedi bilge ihtiyar.

III

Nutku tutulmuştu. Ağır ağır yürüyen yaşlı adamın peşinden bahçeyi geçerken de, muhteşem vâdiyi seyrederek merdivenlerden inerken de tek kelime söylemedi. Zaman hiç geçmesin, şuurunda beliren sihirli intibâlar hiçbir müdâhaleyle zedelenmesin istiyordu:

“Efendim, mâdem ki o süflî âleme geri döneceğim, bu huzurlu lahzalarımı onun dertleriyle karartmak istemiyorum.”

“Hâlbuki şimdi duyduğunu söylediğin o huzûru beraberinde götürmek ve bir daha kaybetmemek için buradasın.”

Derin bir sükûtun müphemliğine sığındı. İşittiği cümlenin ardında yatan hikmete akıl erdirmeye gayret etti ise de zihnindeki şüpheyi daha fazla gizleyemeyerek açığa vurdu:

“Nasıl olabilir bu? Ben çıkış yolu olmadığını zannettiğim bir gam diyârında harap olmuş, ümîdimin son zerrelerini yitirmişken, görür görmez meftûn olduğum bu ferahlı âlemin şifâ bahşeden letâfetiyle dirildim. Hâl böyleyken, burada tattığım rahatlığı nasıl taşıyabilirim oraya? Biraz evvel terk ettiğimiz kulübeyi o belâlar iklîminin aldatıcı servetlerine değişmem. Âhir ömrünü hapsedildiği kaleden Tac Mahal’i seyrederek geçiren mahlû Şah Cihan gibi, beni başında dururken bulduğunuz pencereden bu manzarayı ebediyyen temâşâ edebilirim.”

İhtiyar bu cümleleri tebessümle dinliyordu: “Görüyorum da…”

Talebinin reddedilmesi korkusuyla ileri atıldı: “Bu mümkün değilse eğer, karşıdaki tepeyi örten servi ağaçlarının gölgesinde yatan bir ölü olmayı, velev ikbal zirvelerine kurulmuş kâşânesinden olsun beşeriyetin felâketlerini eli kolu bağlı seyretmeye mahkûm bir diri olmaya tercih ederim.”

“Aman ya rabbî! Gölgeleri hakîkate üstün tutup da hâlinden yakınıyorsun. O ıztırâbın olmasaydı bu âlemin perdeleri sana aralanır mıydı zannediyorsun? Geri dönmen, seni bu akislerle kıyas kabul etmez kıymetteki hakîkatlere ulaştıracak dertlerle daha fazla meşgul olman gerekiyor. Fakat bu artık seni tüketen, bedbinliğe gark eden bir dertlenme olmayacak. Düşündükçe gayret edecek, gayret ettikçe ümitleneceksin.”

“Öz varlığını koruyabilmek için her an çabalamaya muhtaç bir insan, düşündükçe nasıl yeise kapılmaz da ümitvâr olur?”

İhtiyar adam başını ciddiyetle salladıktan sonra bakışlarını muhâtabının gözlerine dikti: “Çektiği ıztırâbın çetin bir varoluş mücâdelesinin yorgunluğundan değil de boğucu bir kaybolmuşluğun eleminden kaynaklandığı anlarsa, olur.” Durakladı. “Hâricin fenâlıklarına dalıp rûhunun ihtiyaçlarını ihmal ettin. Hem de en olmayacak çağda. Iztırâbınla bu affedilmez hatanın bedelini ödüyorsun. Zararlı tesirlere açık bıraktığın gönlün feryâd ediyor. Tâlihlisin. Zira seni, mânâ değirmeninin insafsız taşları arasında öğütülüp yitmekten koruyan işte bu feryâdındır.” Konuşmayı bir anlığına keserek dinleyicisine döndü. Gördüğü şaşkın yüz ifadesinden hoşlanmamıştı, iyice yaklaştıkları tepenin zirvesine doğru bakarak devam etti:

“Gönül, ruh, bâtın, derûn, enfüs, mânâ… Ne anlıyorsun bu kelimelerden? Niçin bu mefhumları işittiğinde aldırmaz, küçümseyici bir tavır almak, başını başka yönlere çevirmek lüzûmu hissediyorsun? Bunlara inanmıyor musun yoksa? O hâlde nasıl, ne hakla bu âlemde kalmak ister de ömrünü mevcûdiyetini inkâr ettiğin bir ilticâgâha sığınarak geçirmeyi dileyebilirsin?”

Yaşlı adamın bu sualleri ona bu mefhumlara ne kadar yabancı düştüğünü ve hatta ne derece mesâfeli durduğunu gösterdi. Gerçekten de kendisini içten içe kemiren tenâkuzlara saplandığının yeni yeni farkına varıyordu. Aklındaki nice muammâları birbiri ardınca halleden üstâdına sarsılmaz bir saygı duymaya başladı. “Hâlimi benden iyi biliyor.” diye düşündü. Öyleyse artık başka lakırdı etmemeli, bu dakikaları yalnızca onun hikmetli sözlerini dinlemeye ayırmalıydı.

Servilerle örtülü tepeye varmışlardı, yollar burada ikiye ayrılıyordu. Bilge ihtiyar, “Biz buradan gideceğiz.” diyerek sağdakine teveccüh etti ve yeniden konuşmaya başladı:

“Ne anlaşılmaz şey… Dünyayı hem bir zindana benzetiyor, hem de onun kederinden yakınıyorsun. Kim olduklarını pek bilemediğinden temsîlî isimler taktığın hasımlarının çoğu, o cihânın ötesini reddetmelerine ve günün birinde tamamen yokluğa karışacaklarından şüphe duymamalarına rağmen, belki tam da bunların getirdiği tatminsizlik yüzünden, kâinâtın tek bir köşesine dahi hüküm geçirememeye katlanamıyor, dur durak bilmeden didiniyorlar da; dünyayı bir gam diyârı şeklinde tasvir eden, arzın iyiliklerle donanmasının dâimâ hayâlini kurduğunu ve bunun için de onun yalancı sıhhatine aldanmayıp öldürücü hastalıklarıyla uğraştığını ileri sürebilen sen, azimle çalışarak vazîfeni yerine getirmektense kenara çekilmeyi ve hayatını güzelliklerin aslı değil de yansıması olan bir resmi seyretmeye adamak istiyorsun?” 

Sessizliğin pekiştiriciliğinden faydalanmak arzusuyla verdiği kısa fâsılanın ardından nutkunu sürdürdü: “Ne mühimdir kelimeler. Ve onlara yüklediğimiz mânâlar… Meselâ demin telaffuz ettiğim kavramlar üzerinde durmayı bir zaman kaybı sayıyor, gülünç buluyorsun. Yalnızca bu mu? Gayret, zafer, mânâ, hürriyet, teslîmiyet ve benzeri kelimeleri de düşman gördüğün dilmürdelerin tâyin ettiği mânâlarla anlıyorsun. Bu bakımdan, muhâkemen onlarınkinden pek farklı işlemiyor. Hasımlarına gâlip gelmeyi bile onların tasavvurlarıyla canlandırıyorsun hayâlinde. Aklının da gönlünün de aslında çoktan çiğnenmiş olduğunu kabullenmemekte diretiyor, almakta geciktiğin tedbirleri daha da geciktiriyorsun. Sana kişiliksizliği revâ görenleri onların usulleriyle yenmeye uğraşarak hem kuvvetini boşa harcıyor hem de rûhunu bunaltıyorsun. Bu durum aynı şuna benziyor: Simsiyah suların meydana getirdiği amansız bir selde sürüklenen bir sandığa kapatılmışsın. Başını telaşla sağa sola vuruyor, havasızlıktan boğuluyorsun. Hâlbuki bir an için sâkin olup rûhunun imdat çığlıklarına kulak versen ve o sandığın kapağını aralasan, bambaşka dünyalar keşfedecek, kaybettiğinden habersiz olduğun hâlde eksikliğini hissettiğin benliğini bulacaksın. Unutma ki kim olduğunu öğrenmedikçe kurtuluşa eremez, kurtulmadıkça kurtaramazsın.”

IV

Tepenin etrafından dolaşarak, ucu bucağı görünmeyen bir ovaya ayak bastılar. Hava saniyeden saniyeye değişiyor, lacivert tonlarında dalgalanıyordu. Akşam olduğunu zannetti ancak bir kararma değildi bu. Bilakis artık her şey daha aydınlık, daha âşikâr görünüyordu. Gökkubbe sanki havanda dövülüp nurla yoğrulmuş safirle kaplanmıştı ve parıl parıl yanan bu hamurdan aşağı ışıltılı kar tâneleri süzülüyordu. Koşmak, uzaklara varmak için karşı konulmaz bir iştiyakla ileri atıldı. O anda hemen önünde sığ bir nehir peydâ oldu. Cam gibi berrak suyu gayet durgundu. Nerede başlayıp nerede bittiği görünmüyordu. Mechûlden mechûle uzanıyordu. Nehrin üzerinden atlayıp karşıya geçmek istedi. İhtiyar mâni oldu: “Henüz değil. Göğe yükselen alevleri görmüyor musun?”

Bir adım geri çekilirken sol tarafında bir hareket sezdi. Yüzünü o yana çevirdi. Hayrete kapılarak geriye doğru birkaç adım daha attı: Bu bembeyaz yelkenli devâsâ gemi, iki karıştan derin olmayan bir nehirde nasıl yol alabilirdi? Hiçbir şey duymuyor, âlemin bütün uğultularını âdetâ mıknatıs gibi çekip susturan muazzam yelkenlinin saltanatını seyrediyordu. Az sonra gemi gözden kayboldu. Su sathında çizdiği hat üzerinde bir ateş parladı. Alevler nehri boydan boya sardıktan sonra asilce bir yükselişle gökyüzüne erişti. Hayır, bu yeşil-mavi şûleleri ateşe benzetmek haksızlık olurdu. Kuzey ışıklarını alelâdelik mertebesine indirecek ihtişamlarını tasvîr etmek imkânsızdı. Gördükleri karşısında kendinden geçmişti. Bilinmez ufuklardan dalgalanarak gelen bir ses, semâyı süsleyen ışık perdelerinden gönlüne aksetti:

Hayfdır şâh iken âlemde gedâ olmayasın
Keder-âlûde-i ümmîd ü recâ olmayasın
Vâdi-i ye'se düşüp hîç ü hebâ olmayasın
Yanılıp rehrev-i sahrâ-yı belâ olmayasın

(Yazıktır, dünyada padişah iken dilenci olmayasın. 
Ümîd ve recâsına keder bulaşmışlardan olmayasın. 
Yeis vâdisine düşüp hiç ve hebâ olmayasın.
Yanılıp da belâ çöllerinin yolcusu olmayasın.)

Işıklar yavaş yavaş söndü. Vedâ vakti gelmiş olmalıydı. Onu târifsiz elemlerden kurtaran bilge adamın elini öpmek için eğildi. Fakat kimseyi göremiyordu. Kapkaranlık boşlukta yankılanan iki kelime duyabildi sadece: “Ferahyâb ol.”

Başını kaldırdı. Gün doğmuştu. Çalışma masasında duran kâğıtlar, üzerlerinde yazılı cümlelerin kasvetiyle beraber mürekkebe bulanmış, okunmaz hâldeydi.


Bu hikâyede geçen bâzı kelimeler

  • nüzhet: gönül açıcı yerlerde gezinti; ferahlık.
  • nâfiz: nüfûz edici, işleyici, tesirli.
  • râm olmak: teslim olmak, boyun eğip itâat etmek.
  • mütereddit: tereddütlü.
  • cezbedâr: cezbeye, ruh heyecânına tutulmuş; kendinden geçmiş.
  • gayriihtiyârî: irâde dışı.
  • hakîmâne: hikmete ermiş birine yakışacak tarzda.
  • vakûr: vekarlı, ağır başlı.
  • âsûde: rahat, müsterih.
  • muzlim: zulmetli, karanlık.
  • tahavvül: bir hâlden bir hâle geçme.
  • müşfik: şefkatli.
  • bende: kul, köle.
  • iltimas: kayırmak, himâye etmek, arka çıkmak.
  • istîdat: kābiliyet, yatkınlık.
  • vukûfiyet: bilmek, biliş.
  • ihâta: kuşatma, etraflıca anlama.
  • tahassüs: hissediş, duyuş.
  • muâdele: eşitlik, denklem.
  • istifsâr: sorma; tefsir, açıklama isteme.
  • inşirah: kalp ferahlığı, gönül açıklığı.
  • ruhnüvâz: rûh okşayıcı, gönlü hoş edici.
  • süflî: aşağı, bayağı, pejmürde.
  • letâfet: latîflik, güzellik.
  • mahlû: hal’ edilmiş, tahtından devrilmiş.
  • temâşâ: zevkle veya ibret almak maksadıyla seyretmek.
  • ikbal: talih, makam, mevki.
  • kâşâne: süslü köşk.
  • bedbîn: bed, kötü gören; karamsar.
  • yeis: ümitsizlik.
  • bâtın: iç yüz, dâhil.
  • derûn: iç yüz, kalp, gönül.
  • enfüs: iç âlem, rûh.
  • ilticâgâh: ilticâ yeri, sığınak, melce, melâz, penâh.
  • arz: dünya
  • dilmürde: gönlü ölü; hissiz.
  • şûle: alev, parıltı, ışık.
  • ferahyâb: ferahlık bulan, ferahlayan.


Yorum yapmak ister misiniz?