-SÂNİHALAR-
Pastoral tabloları andıran sisli bir sonbahar günü. Yaprakları sararıp kızarmış tek tük ağaçları hafifçe titreten lodosun deniz ve tuzlu yosun zerreleriyle karışmış sıcak dalgaları, dağ eteğinde göz alabildiğine uzanan yeşil çayırları şefkatle okşuyor. Gökyüzü turuncu renkte. İkindi güneşinin nârin ışıklarını gölgeleyen dağlar, biraz uzakta heybetli bir manzara meydana getiriyor. Dengelerini temin maksadıyla cilasız ağaçtan mâmul uzun bastonlara tutunan üç genç adam, kalplerini nurlandıran bu ferah mıntıkada, neredeyse dizlerine varan gür ve yumuşak otları çiğneyerek yüksekçe bir tepeye doğru yürümekteler. Yarım saattir tek kelime konuşmaksızın huşû ile dinledikleri huzurlu sessizlik, coşkulu bir temenniyle bozuluyor:
“Hayat ne güzel! Bir de ölüm olmasa…”
“Cüretimi mâzur görün lâkin fikr-i âlinize iştirak edemeyeceğim efendim.”
“Öyle mi efendim? İstirham ederim, zihin aydınlatıcı düşüncelerinizden âcizlerini mahrum bırakmayınız.”
“Estağfirullah efendim.”
Derin bir nefes aldı. Uzun bir nutkun gelmek üzere olduğunu sezen arkadaşları sanki ardına sığınılacak bir kaya aradıkları intibâı uyandıran bezgin bakışlarla etrafa göz gezdirdiler. Böyle ilham anlarında zihni dış dünyadan bütünüyle koptuğundan olacak, dostlarının yılgınlığını fark edememişti. Başını göğe kaldırdı. Semâda yazılı satırları okuduğunu düşündüren bilgece bir sükûnetle söze girişti:
“Dağdağalı bir asrın sonu gelmez koşuşturmaları arasında var olmaya çalışıyoruz. Yaratılıştan gelen mânâ ihtiyacımızı alelâde meşgalelerle tatmin edebileceğimizi sanıyor, bizden öncekilerin sanatta ve mâneviyatta aradığı huzuru pespâye yapımlarda, gürültü kumkuması müziklerde bulabileceğimizi zannediyoruz. Kendimizi dinlemenin bir zayıflık olduğuna inandırılmışız. Gönlümüzden, vicdânımızdan kaçıyoruz. Henüz onları yapacak bir makine keşfedilemediği için bize kalmış işlerle vaktimizi tüketiyor, akşam olduğunda bîtab düşmüş bedenlerimizi sürüyerek eğri büğrü binalarla çevrili çirkin sokaklardaki evlerimize dönüyoruz. Zihnimizi modernitenin bitmek tükenmek bilmeyen tahripkâr akışlarına mâruz bırakarak dinlendiğimizi vehmediyoruz. Bu hâl ömür boyu devam ediyor. Ne var ki, amansız esâretimizin farkına varamadığımızdan olsa gerek, bir girdâba çevirdiğimiz hayatı yine de seviyoruz.”
“Fakat o aç gözlü girdap günün birinde kendi mimarını da yutuyor galiba.”
“Aynen öyle. Fâniliğimizi unutabilmek emeliyle şehrin ücra köşelerine itelediğimiz mezarlıkların soğuk çukurlarına atılıveriyoruz. Hâtıramız, en fazla iki nesil daha yaşadıktan sonra, nisyan kuyusunun karanlıklarına gömülüyor. Tam mânâsıyla bir ölü oluyoruz. Vaaz veriyor değilim. Öte dünyayı ihmâl ettiğimizden, sonsuzluğu hatırdan çıkarıp fâni âleme daldığımızdan bahsetmiyorum. Bilakis, ölümü görmezden gelmek bu cihanın hakîkî zevklerini tatmamıza engel oluyor. Zira müddetimizin sınırlılığını unutup her güzel şeyi tehir ediyoruz. Tefekkürü, tahassüsü, okumayı, yazmayı yaşayıp yaşamayacağımızı bilmediğimiz yıllara bırakıyoruz. Ömrümüzün bir nihâyeti bulunduğunu düşünmek bizi hayatlarımızı bir an önce güzelleştirmeye zorlarken, ölümden gafil olmak gerçek mutluluklardan alıkoyuyor.”
“Hakîkaten de bu noktadan bakıldığında haklı olduğunuza şüphe yok. Ancak kim olduklarını kestiremediğimiz o mütehakkim güçlere esâreti hürriyet sanıp arzuluyoruz gibi geliyor bana. Hatta ilk nefesimizden bugüne değin beynimize kazınan kalıplar yüzünden aslında bizi hürriyete kavuşturacak vâsıtaları kırmamız gereken zincirler olarak görüyoruz. Hâl böyleyken nasıl çıkabiliriz bu büyünün tesirinden? Bir yolunu bulup kurtulduk diyelim. Başkalarını nasıl uyandırabiliriz?” Şimdiye kadar tek kelime etmemiş olan arkadaşına döndü. “Zât-ı âlilerinin de bu mesele hakkında söyleyecekleri olmalı.”
Bugün hiç konuşmamıştı. Günlerdir kaynağını keşfedemediği elemlerin izini sürmekle meşgul olduğundan dolayı dalgın görünüyordu. Beynini kurutan zehirli vesveselerle mücadele ederken, söylenenleri bile zorlukla dinlemişti. Derhal toparlanıp bulunduğu âna dönmeye çalıştı:
“Estağfirullah. Olmaz olur mu? Bir dokun bin âh dinle kâse-i fağfûrdan.” Durakladı. “Lâkin biz buraya tenezzüh maksadıyla geldik. Kasvetengiz mevzularla canlarımızı daha fazla sıkmamalıyız.” Arkadaşlarının kendisine hak verdiklerine emin olduktan sonra tabiata kulak kabarttı. “Tepeye çıkmayacak mıyız? Deniz oradan harika görünüyor.”
Tumturaklı hitâbesinin ardından yeniden dünyaya dönen genç adam havanın kararmaya yüz tuttuğunu, fazla vakit kaybetmeden geri dönmeleri gerektiğini söyledi. Diğeriyse yorgun olduğundan bahisle kayalıklara tırmanamayacağını öne sürerek mâzeret beyân etti. Fakat o, haftalardır gözünde canlandırdığı füsunkâr manzarayı mutlaka görmek niyetindeydi:
“O hâlde siz yürümeye devam edin. Bendeniz de tepeden güneşin gurûbunu seyredeyim. Kırk beş dakika sonra burada buluşalım.”
II
Rutûbetle kayganlaşmış keskin taşlarla kaplı dik bayırlara tırmanarak zirveye ulaşmıştı. Etrafına bakındı. En yakın insandan kilometrelerce uzakta, yalnızdı. Haşin dalgaların sarp kayalıklara vuruşunu dinliyor, temiz havayı soludukça ölü hücrelerinin dirildiğini duyuyordu. Ufuk çizgisine iyice yaklaşan kızıl güneşin su yüzündeki kor renkli akislerini seyre dalarken, evhamla örtülü muğlak düşünceleri berraklaşır gibi olmuştu. Kendini bir sağa bir sola vuran muztarip denizin âni bir yükselişle tepeye erişmesini hayretle karşılamıyordu. Zira artık maddî dünyada olmadığının ve yoğun sis perdelerine sarınmış mânâ âleminin esrarlı ummânına yelken açtığının farkındaydı.
Sis bulutlarını silip dağıtan hafif meltemlerin damlalar hâlinde göğe yükselttiği deniz, engin bir çöle dönüşüp, kırık bir kum saatinden dökülürcesine yeryüzünü kaplarken gece olmuş, semâ karanlığa bürünmüştü. Tecrübe ettiği bu esrârengiz hâl muhtemelen zihnindeki karmaşanın encâma ermekte olduğunun işâretiydi. Hep bu hesaplaşma vaktini beklememiş, kararsızlığın zincirlerini koparmanın hayâlini kurmamış mıydı? Gün ağarmadan bu işi bitirmeliydi. Fakat bu müşkülün kolayca çözülemeyeceğini ve hürriyete kavuşmanın nice mihnetler çekmeyi gerektirdiğini de biliyordu. Ayağa kalktı. Olanca cesâretini toplayarak, hangara benzeyen ürpertici binâya doğru yürümeye koyuldu.
Ay ışığının da birdenbire sönmesiyle yalnızlığını daha derinden kavramıştı. Nereye geldiğini kestiremediği hâlde yürümeye devam ederken türlü tehlikelerle kuşatıldığını seziyordu. Kalbi yerinden fırlayacak gibiydi. Beton zemini tırmalayan çelik bir kapının gürültülü gıcırtılarla kapandığını işitti. Rengi maviye çalan beyaz, loş bir ışık yandı. Yüzüne kinle bakan vahşî çehreli insanların tıklım tıklım doldurduğu o dehşet verici binanın içindeydi.
Kana susamış hunhar kalabalık dört yandan üzerine yürüyordu. Telaşla bir kaçış yolu bulmaya çalıştı. Görüşü dumanlanmıştı. Başı dönüyor, bunaltıcı hava ciğerlerini yakıyordu. Tam yere yığılacaktı ki, yukarıdan bir halat sarkıtıldı. Can havliyle sarılıp tırmanmaya başladı. Hasımlarının zar zor seçildiğini görünce selâmet bulduğuna hükmetti. Ancak yıldırıcı bir şüphe yüzünden sevinci uzun sürmedi: Hiç tereddüt göstermeden tutunduğu bu halatın onu nereye çıkaracağını bilmiyordu ki. Hayır, bu zindandan sağ kurtulamayacaktı. Mahzundu. Fakat bu üzüntünün kaynağı, varlık sebebi saydığı hakîkatleri haykıracak imkândan mahrûmiyetin gölgelediği kısa ömrünün son bulması değil, milyonlarca rûhu inim inim inleten şu gaddar mahlukların ondan sonra da yaşayacak olmasıydı. Dahası, bütün bu musîbetlerin bir hikmeti bulunduğu itikadıyla ümidini kaybetmemek zorunda olduğuna inanıyor, ama bunu nasıl başarabileceğini bilmiyordu. Dermânı kesilen güçsüz parmakları yavaş yavaş çözüldü. Yüz üstü boşluğa bıraktı bedenini.
III
Kendini öğle vaktinin kızgın güneşiyle yanıp kavrulan sahrânın ortasında buldu. Ne bitmez bir ıztıraptı bu! Her zerresi kederle zırhlanmış bu gam diyârında çektiği onca meşakkatin ardından sanki yine en başa dönmüştü. Giderek şiddetlenen uğultulu bir rüzgâr esti. Hışırtıyla uçuşan kum tâneleri gözlerine doluyordu. Elleriyle yüzünü sımsıkı örterek yere uzandı.
Fırtına yavaşlamıştı. Üstündeki kumları silkelemek üzere ayağa kalktı. Gördüğü manzaranın dehşeti karşısında taş kesilmişti: Az evvel içinden kurtulmaya çabaladığı şeddâdî bina havada daireler çizerek ona doğru yaklaşmaktaydı. Koşarak uzaklaşmak istedi, fakat yerinden kıpırdayamıyordu. Yanı başına düşen cehennemî yapı göz açıp kapayıncaya kadar koca bir ağaç hâlini aldı ve cesâmetiyle kâinâta meydan okuyormuşçasına yükselen bu ağacın en sağlam dalında beliren kalın bir ip zavallı gencin boynuna geçti. Boğuluyordu. Necat ümidi tamamen tükeninceye dek çırpındı, durdu. Ve sonra, bütün kuvvetiyle urgana asıldı.
Şimşek çaktı. Ansızın serinletici yağmur bulutlarıyla örtülen gökkubbede gâipten gelen veciz bir nidâ yankılanıyordu: “Kendini kahretmekten vazgeç. İlâhî kudretin himâyesine sığın. Boynundaki ipi hayâtın pahasına koparmak mecbûriyetinde değilsin. İlmeği çöz, yeter.”
Söyleneni yaptı. Karanlık bir çağda huzurla yaşayabilmenin sırrına ererek ferahlamış, tekrar nefes almaya başlamıştı. Göz kapaklarını araladı. Deniz kenarındaydı.

Bu hikâyede geçen bâzı kelimeler
- âcizleri: İstanbul efendilerinin kendilerinden bahsederken kullandıkları tevâzu sözlerinden biri.
- dağdağa: gürültü, telaş.
- mütehakkim: zorba, tahakküm eden.
- tenezzüh: ferahlamak için yapılan gezinti, nüzhet.
- kasvetengiz: kasvet verici.
- füsunkâr: büyüleyici.
- gurûb: gün batımı.
- esrar: sırlar.
- encam: nihâyet, son.
- müşkül: zor; zorluk.
- mihnet: sıkıntı, meşakkat, ıztırap.
- sahrâ: çöl.
- şeddâdî: çok büyük (binalar için).
- cesâmet: büyüklük, irilik.
- necat: kurtuluş.
- gâib: görünmeyen âlem.

