Lâcivert Yelekli Siyâsetçi: Makamlara ve Şahıslara Dâir

Geç kalmıştım. Yol kenarlarına dökülmüş sarı yaprakların arasından yokuş yukarı koşarken fırtınaya kapılıp uçmamak için çabalamam gerekiyordu. Poyraz gözlerimi ağrıtıyordu ve gün ışığına dâir hiçbir emâre bulunmamasına rağmen göz kapaklarımı aralamakta zorlanıyordum. Paltoma karşı verdiğim mücâdele artık bir düello hâlini almıştı. Yakalarını zaptedip son düğmesini de ilikledikten sonra biraz duraklamış, yüzümü güneye dönerek kendime düzgün bir nefes alma imkânı tanımıştım. Yine de avluya ulaştığımda nefes nefeseydim. Aynı anda hem bunalıyor, hem üşüyor; rüzgâr ve kalp çarpıntısı sebebiyle yalnızca derin bir uğultu duyuyordum. Boynumu eğip paltomun içine saklanarak merdivenleri tırmandım ve rüzgârlığın kapısını güç bela açarak kendimi içeri attım.

Dışarıdaki fırtınanın aksine câmide tam bir sessizlik ve sükûnet hâkimdi. Buranın şehrin epey dışında kalmasından olacak, cuma vakti olmasına rağmen yalnızca iki saf dolmuştu. Cemaatin yarıdan fazlasını zorlukla eğilip kalkarak ilk sünneti tamamlamaya çalışan yaşlılar oluşturuyordu. Ara ara câminin oymalı kapısı gıcırtılarla açılıp kapanıyor, bu sırada içeri dolan rüzgâr başımızın üstündeki avizeyi devâsâ bir saat sarkacı gibi usulca sallıyordu. Işıkların kıble duvarında meydana getirdiği sarı dalgalanmalar, sanki bu sükûnete bir de büyü katıyordu. İmam efendi hutbe için minbere çıkarken ben de bu büyünün tesirine kapılmıştım ve ancak yarı uyanık bir hâlde sağa sola bakınıyordum.

Bir an gözüm ön safta oturan birine takıldı. Aman ya rabbi… Acaba doğru mu görüyordum? Yüzünü tam seçemediğim için emin olamadım. Türkiye’de muhtemelen herkesin tanıdığı biriyken alışılmamış biçimde siyaset sahnesinden ineli daha birkaç ay olmuştu. Uğruna amansız kavgalar, hatta savaşlar verilen bir makamı uzun yıllar işgal etmiş biri kalabalığın içinde bu denli görünmez olabilir miydi? Onu burada daha önce de görmeme rağmen pek ihtimal vermedim. Gözlerim beni yanıltmış olmalıydı.

Bakışlarım yeniden avizeye yöneldi. Göz yormayan ışıkları nârin mum alevlerini andırıyordu. Her geçen saniye, içinde bulunduğum zaman ve mekândan uzaklaşıyordum. Muhayyilemde yıllar öncesine ait güneşli bir bayram gününün hâtırası canlanmıştı.

Yine bir cuma günü, yine aynı yokuşu tırmanıyordum. Bunalmıştım. Yine gözlerimi açmakta zorlanıyor ve yine başım öne eğik yürüyordum — fakat bu sefer kızgın yaz güneşi yüzünden. Acaba sıcaktan mı daha çok bunalmıştım yoksa güneşten mi? Gözlerimi gerçekten gerekmedikçe açmamayı deneyerek bu muammâyı çözmeye karar verdim. Yolumun üzerinde bir çukur olmadığına emin olduktan sonra gözlerimi yumdum ve yürümeye devam ettim. Muhtemelen komik görünüyordum ve normal şartlar altında bunu mutlaka dert ederdim, ancak o anda bunu düşünecek durumda değildim.

Aradan yarım dakika geçmiş miydi bilemiyorum, bir araba kapısının çarpmasıyla irkilerek gözlerimi açmış bulundum. Sağ arka koltuktan beyaz gömlekli ve lacivert yelekli bir beyefendi iniyordu. Yüzünü tam göremesem de kim olduğunu çıkarmam fazla sürmedi. Yakınlarda oturduğunu duymuştum çünkü. Söylendiği gibi yaşından daha genç gösteriyordu ve gururdan ziyade tevazu yansıtan tavırları bile kendine olan aşırı güvenini gizleyemiyordu — belki de onun makamında yıllarca bulunmuş biri için bu normaldi. Etrafını kuşatmaya başlayan kalabalığın arkasında kalmamak için adımlarımı hızlandırdım ve merdivenleri hızla tırmanarak câmiye girdim. “Evet, gerçekten de beni asıl rahatsız eden güneş ışığıymış.” dedim kendi kendime.

Epey sonra caminin kapısı heyecanlı bir uğultuyla açıldığında vaaz sona ermiş, el-Fâtiha denilmişti. Lacivert yelekli siyasetçi hatırı sayılır bir kalabalıkla içeri girdi. İnsanlar namaza durmadan önce arkalarına dönüp kimin geldiğine baktılar. Bir an gözlerini bu beklenmedik misafirden alamıyor gibi göründüler, fakat sonra boyunlarını huşûyla eğip yeniden kıbleye döndüler. Bense bu sırada hemen sol tarafımda meşhur bir tarihçiyi görür gibi oldum. O ön safa doğru yürümekte olan lacivert yelekli siyasetçiye bakarken, ben de “Acaba gerçekten o meşhur tarihçi mi?” düşüncesiyle ona doğru bakıyordum. Sonra göz göze geldik — evet, tuhaf bir andı, ama oymuş.

Tesbîhat ve duâdan sonra kubbenin altına doğru bir hareketlenme oldu ve ders kitaplarında gördüğümüz atom modelini andıran geniş bir çember oluştu. Hayli uzakta bulunmama rağmen merkezde lâcivert yelekli siyasetçinin bulunduğunu görüyor ve kubbede yankılanan uğultulardan ancak birkaç kelime seçebiliyordum: “Başkanım! Başkanım! Şeref duydum başkanım! Öpsene oğlum başkanımızın elini!”

Lacivert yelekli siyasetçi yürüdükçe etrafındaki çember de yürüyor, o durunca çember de duruyor, uğultu biraz yavaşlıyordu. Fotoğraflar çekiliyor, videolar kaydediliyor, bütün bu heyecan telefon yoluyla uzaklara iletiliyordu. Siyasetçi bu rağbetten son derece mutluydu elbette. Vakur adımlarla yürürken daha da gençleşmiş görünüyor, kendisine uzatılan her eli tebessümle sıkarak bayram tebriklerini kabul ediyordu. Belki de en mühimi, kapıya ulaşmakta hiç acele etmiyordu. Hatta camiden dışarı adım attığında başını kaldırıp, o sırada benim gibi avludan çıkmakta bulunan insanlara doğru şaşkınlıkla baktığını görmüştüm. Bakışlarıyla, neden geri dönüp kendisiyle beraber tekrar dışarı çıkmadığımızı soruyor gibi gelmişti bana.

Hayır, hayır. Bugün bir saf önümde oturan siyah montlu kişinin o olmasına imkân yoktu. Ama yine de… Kim bilir? Maalesef emin olmak için artık çok geçti. Farz için saf tutulurken yer değiştirmiş olmalıydı.

Câmiden çıktığımda ayakkabılarımın yerini hatırlayamadım. Aceleden olacak, nereye koyduğuma dikkat etmemişim. Çeyrek dakika boyunca raflara göz gezdirdim. Cemaat fazla kalabalık olmadığı için arkamda bekleyen kimse de yoktu zâten.

Sol tarafımdan kapının açıldığını duydum. İçeriden iki kişi çıkıyordu. Biri “Efendim, ben uzatsaydım…” gibi bir şey söylemiş, ayakkabılığa yöneldiğini hissettiğim diğeriyse sol elini ‘gerek yok’ mânâsında hafifçe kaldırmıştı. Sanki bastığı zeminin de makâmı gibi kayıp gideceğinden endişe edercesine attığı çekingen adımlar derin bir kedere, hatta ıztırâba işâretti. Uzun, siyah montunun içinde neredeyse kaybolmuş görünüyordu. Evet, yanılmamıştım. Bu hakikaten de o “lacivert yelekli siyâsetçi” idi. Artık yaşından genç göstermiyordu. Gözlerinin rengi solmuş, hareketleri ağırlaşmıştı.

Nasıl davranmam gerektiğine karar vermeye çalışırken onun beni görmediğini, donuk bakışlarının belirsiz bir noktaya saplanıp kaldığını fark ettim. Sanki burada değil gibiydi. Belki de bugün göz göze geldiği son kişinin de kendisine yüz çevireceğinden korkuyordu. Yavaşça yere bıraktığı ayakkabılarını giydikten sonra rüzgarlığın kapısını çekti, fakat hava cereyanı sebebiyle kapı ancak epeyce zorlandıktan sonra açıldı. İçeriye buz gibi bir rüzgar dolmuştu. Birkaç saniye boyunca kurşuni gökyüzüne baktı. Sonra, montuna iyice sarılıp kollarını kavuşturarak dışarı çıktı. Bu onu son görüşüm olmuştu. Vefâtından sonra ölüm sebebinin aslında üzüntü olduğuna dair yorumlar yapıldı.

O günden beridir ne zaman siyâsî çekişmelere veya mübâlağalı hayranlık tezâhürlerine şâhid olsam, hep bu ibretâmiz sahneyi hatırlıyorum. Ve aradan geçen onca yıla rağmen dondurucu bir rüzgârın tesiriyle ürperir gibi oluyorum.



Yorum yapmak ister misiniz?