Muhkem duvarlarının ardından çaresiz çığlıklar işittiğimiz zulüm cephelerinin tamamen yıkıldığını, enkazlarının üzerinde daha iyi bir dünyanın yükseldiğini görür müyüz, bilmiyorum. Ancak vazifemizi biliyorum: Uyanmakta olan bir dünyanın yeniden uyutulmasına izin vermemek.
Onun beni görmediğini, donuk bakışlarının belirsiz bir noktaya saplanıp kaldığını fark ettim. Sanki burada değil gibiydi. Belki de bugün göz göze geldiği son kişinin de kendisine yüz çevireceğinden korkuyordu.
Rûhunun türlü dertlerin boğuculuğuyla günden güne daralmış muzlim koridorlarının âniden aydınlandığını, onu bir tek nefesi olsun neşeyle almak saâdetinden mahrûm bırakan yüklerinden kurtulduğunu hissetti.
Hayatıma istikamet veren müşâhedelerimden biri, herhangi bir meslekte veya ilmî disiplinde ihtisas ve îtibar sahibi olduğu hâlde, kalabalıklara hükmeden sloganların büyüsüne tutulan ve bir türlü uyanamayan insanların varlığını fark etmem olmuştu.
Ilık bir sonbahar akşamıydı. Gökyüzü ve onun aksettiği deniz, kızıl renklerini yavaş yavaş kaybediyor; dünyanın bu köşesi, mütehakkimâne bir karanlığın hâkimiyetine bir defa daha boyun eğiyordu.
Dünyanın hiçbir köşesinde hiç kimsenin giymek istemediği bir taç (corona) kendisinden kaçanları âdeta kovalıyor ve bu kovalamacanın doğurduğu panik ve telaş, bütün beşeriyete hükmediyor.