Târihin akışını değiştiren hadiseler dünyayı anlamak isteyenler için her zaman alaka çekicidir ve bu alakayı tatmin etmenin en keyifli yollarından biri de bu hadiselere kendi gözleriyle şahitlik etmiş insanların hatıralarını dinlemek veya okumak olsa gerektir. Haritaların ve yaşayışların yeni baştan şekillendiği vetîreleri idrak etmiş kimselerin anlattıkları bana tarifi kabil olmayan bir heyecan verir, hatta bazen tarihe olan merakımın kaynağı hakkında düşünürken acaba hakikaten mevcut dünyayı anlamaya mâtuf entelektüel bir iştiyak ile mi hareket ettim, yoksa aslında bu heyecanıma mı mağlup oldum diye kendi kendime sormadan edemiyorum. Eskiden olsa ikinci ihtimali aklıma bile getirmek istemezdim muhtemelen, fakat insanın karakteri de, olup bitenlere yaklaşımı da yaşlandıkça (ki bu tahavvülün biyolojik vechesi son zamanlarda epey tehlikeli bir hal aldı) değiştiğinden olsa gerek, kendimi bu iki ihtimalden birini seçmek ve diğerini elemek mecburiyetinde görmüyorum.
Bu heyecan sebebiyledir ki, bana çokça tesir eden kitaplardan biri olan Dünün Dünyası’nda [1] en câlib-i dikkat bulduğum kısımlardan biri, Zweig’ın Avusturya-Macaristan veliahdı Franz Ferdinand ile refîkası Sophie’nin bir suikast neticesinde öldürüldüklerini haber aldığı dakikaları ve o anda aklından geçen düşünceleri tasvir ettiği satırlar olmuştu ve bu cümleleri okurken, acaba biz de böylesine mühim dönüm noktalarına şahit olacak mıyız diye düşünmekten kendimi alamamıştım. On dokuzuncu asrın sonlarını ve 1900’lerin başlarını yaşamış çoğu Avrupalı gibi Zweig da insanların o günlerde, bugün belki de bize akılalmaz görünecek bir iyimserlik içinde, her yeni günün bir öncekinden daha iyi olacağına ve dolayısıyla bütün harplerin geride kaldığına inanmaya başladıklarını, hatta memleketleri birbirinden ayıran siyâsî sınırların yakın gelecekte bütünüyle kalkacağı hayaline kapıldıklarını, derken, Birinci Cihan Harbi’nin âniden patlak vermesiyle büyük bir hayal kırıklığına uğradıklarını anlatıyor mezkûr kitabında. Ekseriyâ bedbînlik ve evhamlılıkla itham edilen ve kendini bu iki vasfın çağımızda yaşamanın bir icabı olduğunu söyleyerek müdâfaa eden bir kimse olarak, günün birinde optimizmden kaynaklanan böyle bir yanılgıya düşeceğimi tahmin edemezdim.
Uzun bir aranın ardından ilk defa yeni bir yıla öncekinden daha iyi olacağı ümidiyle girmiştim ki, yaklaşık üç hafta sonra internette bir videoya tesadüf ettim: Kenarında Çince bir yazı vardı ve âniden düşüp yere yığılan bir adamı gösteriyordu. Muhakkak duymam gereken bir haberin mutlaka bir şekilde bana ulaşacağına inandığımdan dolayı gündemi takip eden biri olmadığım için bu adamcağızın neden düştüğüne mana veremedim ve bu problem o an için bende pek de merak uyandırmadığından üzerinde durmadım. Fakat ertesi günü “Coronavirus Salgını” başlıklı bir videoya denk geldim ve böylelikle meseleden haberdâr oldum. Ancak uzunca zamandır beklediğim o dönüm noktalarından biriyle müşerref olduğumun hâlâ farkında değildim. Zîra…
Hayatlarımıza giren her yeni şeye biraz ihtiyatla yaklaşmak gerektiğine, yeni teknolojilerin yaşayışlarımıza getirdiği kolaylıklara bakarken, bu kolaylıkları elde etmek için ödediğimiz bedeli gözden kaçırmamamız gerektiğine inanırım. Disiplinli bir surette çalışmak için gereken iradeye sahip gençlerimizin tamamına yakınının tabip olma hayaliyle yanıp tutuşmalarına pek mânâ veremememe rağmen tarih boyunca “yolun sonu” olarak görülen hastalıkların günün birinde tedavi edilebilecek olması ihtimali bende yalnızca memnuniyet hissi uyandırır. Velhâsıl, medeniyetin tıp sahasında fazlasıyla terakki ettiğine inandığım için mâzide dünyayı kasıp kavuran salgınlar gibi milyarlarca insanı tesiri altına alacak ve bütün beşeriyete karşısında diz çöktürecek (insanlara söylenen bu en azından) sârî bir hastalığın zuhuruna çok da ihtimal vermiyordum. Yanılmışım.
Bugün dünyanın dört bir tarafında yaşayan milyarlarca insan evlerine kapanmış bir halde salgının farklı ülkeleri birbiri ardına teslim alışını seyrediyor. Henüz bir tedavisi geliştirilememiş olan COVID-19 şu ana kadar (28/03/2020 saat 19.00 itibariyle) 622.343 insanı enfekte etti ve bunlardan 137.373’ü iyileşebilirken 28.802’si hayata veda etti. [Türkiye’de 7.402 vaka tespit edildi, hastaların 70’i iyileşti, 108’i ise hayatını kaybetti.] Avrupa coronavirus’e çoktan boyun eğmiş görünüyor, artık bu hastalığın sirayetini durdurmaktan değil, yavaşlatmaktan bahsedebiliyor ancak. Bu tehdidi uzunca zaman görmezden gelen İtalya, ihmalkârlığının bedelini en ağır ödeyen memleketlerden biri oldu. Peki ya Birleşik Krallık’a ne demeli? Belki biraz kurnazca bir teenniyle maruf olan Britanyalıların bu mücadelede muvaffak olabildiklerini söylemek pek mümkün değil. Genlerinde İngiliz soğukkanlılığının Türk nemelâzımcılığıyla birleştiği bir başvekilin iktidarında böyle bir krizle karşı karşıya kalmak, onlar için bir talihsizlik oldu zannederim. Öyle ki on gün öncesine kadar Birleşik Krallık hükûmetinin bu virüse karşı geliştirdiği dâhiyâne strateji, hastalığın en kısa zamanda her yere yayılması ve bu sayede herkesin bağışıklık kazanmasıydı. Neden sonra, 24 Mart tarihinde, Churchill’e olan hayranlığı bilinen Boris Johnson akıllara onun İkinci Dünya Harbi yıllarındaki radyo nutuklarını getiren bir konuşmayla [2] (BBC bu konuşmadan film sahnelerini andıran bir video hazırladı) sokağa çıkma yasağı ilan etti ve sadece üç gün sonra kendisinin de bu virüse yakalandığını duyurdu. Tahtın 1952’den beri (tam 68 yıldır) bir numaralı vârisi olan 73 yaşındaki veliahd Prens Charles’ın coronavirus testinin pozitif çıktığını da yine bu yazıyı kaleme alırken öğrendim. Amerika’da da tablo en az bu kadar enteresan: 12 Mart’ta Avrupa’dan gelen uçuşları durduran ABD, kendisini günden güne bütün dünyadan izole ediyor. Fakat devlet reisi Donald J. Trump, “Bu ülke kapatılmak için inşa edilmedi.” ve “Bir gün gelecek ve coronavirus âniden yok olacak, tıpkı bir mucize gibi.” şeklindeki tuhaf beyânatları sebebiyle “kör pilot” olmakla itham edildi. Rusya’ya gelince, reisicumhur Vladimir Putin’in “Ya evinizden çıkmazsınız, yahut beş yıl hapis yatarsınız.” diyerek halkını tehdit ettiğine [ve hatta sokaklara aslanlar saldığına] dair asılsız iddialar kulaktan kulağa dolaştıysa da Rusya’daki sınırlamaların şimdilik, yurt dışından gelenlerin 14 gün boyunca kendilerini izole etmeye mecbur olduklarından, aksi takdirde 5 yıla kadar hapisle cezalandırılabileceklerinden ibaret olduğu anlaşıldı.
Birçok devlet sınırları dahilinde sokağa çıkma yasağı ilan etti. Bazı ülkelerle giriş-çıkışları durduran Türkiye ise vatandaşlarını evde kalmaya ikna etmekte bir hayli zorlanmasına rağmen, bu yasağı yalnızca kronik hastalığı bulunanlar ile 65 yaşını geride bırakmış olanlar üzerinde tatbik ediyor. Câmilerde namaz kılınamıyorsa da yatsı ezanının ardından hoparlörlerden dualar ediliyor. Bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’de de hayatını kaybedenler devlet tarafından tespit edilen bir mahalde hiçbir dinî veya resmî merasim yapılmaksızın torbalar içinde toprağa veriliyor. Zarûretine şüphe olmayan bu tatbikatın yaşananları daha trajik hâle getirdiği bir hakikat. Distopik bir dünyada yaşadığımıza inandım hep, ama bu fikrimin bu derece inkar edilemez bir realite hâline geleceğini düşünemezdim. O kadar ki, her gece yarısında o gün COVID-19 sebebiyle kaç kişinin hayatını kaybettiği ilan ediliyor, bazı insanlar da bu saati heyecanla bekliyorlardı. Son günlerde ismini herkese duyuran Sıhhiye Vekili Fahrettin Koca, artık bu kadar iç karatıcı bir tablonun tahammül sınırlarını aştığını düşündüğünden midir bilinmez, birkaç gündür sayıları daha erken bir saatte ilan etmeye başladı. Marketlerde bazı gıda maddelerinin zorlukla bulunabildiği söyleniyor. Mektep ve üniversitelerin üç haftalığına tatil edildikleri duyuruldu, ancak kimse bu sömestr içinde yeniden açılacaklarına ihtimal vermiyor, [bu tahmin, üniversiteler için doğrulandı] zaten Millî Eğitim, dersleri televizyon ve internet üzerinden neşretmeye başladı bile, üniversiteler de tedricen online tedrisata geçiyorlar. Memleket hâricinden gelenlerin büyük bölümü karantinaya alınıyor, karantinadan kaçmaya çalışanlar polis tarafından yakalanıyor, hatta kaçarken geçtikleri cadde ve sokaklar dezenfekte ediliyor. Kısacası, dünyanın hiçbir köşesinde hiç kimsenin giymek istemediği bir taç [corona: lat. taç] kendisinden kaçanları âdetâ kovalıyor ve bu kovalamacanın doğurduğu panik ve telaş bütün beşeriyete hükmediyor. Daha fenâsı, hiçbirimiz bu felâketin ne zaman hitam bulacağını bilmiyoruz. İtiraf etmeliyim ki, Kânûnî’nin herkesçe bilinen “Halk içinde mûteber bir nesne yok devlet gibi / Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi” beyti [3] bana ilk defa böylesine derin ve mânidar göründü.
Çin’in Wuhan şehrinde tezahür eden Coronavirus Avrupa’da yayılmaya başladığı anda, bunun yirmi birinci yüzyılın en kayda değer vakalarından biri olarak tarihe geçeceğini anlamıştım. İlk aklıma gelen, bunun 11 Eylül’den ve onu takip eden hadiselerden sonra meydana gelen en mühim fenomen olduğuydu. Ancak İtalya’da ve İran’da olanları görüp, ABD’nin Avrupa’dan uçuşları durdurduğunu öğrenip, bir de Türkiye’deki ilk vakanın tespiti üzerinden daha bir gün bile geçmemişken üniversite derslerine ara verildiği haberini aldığımda, bu işin tahminlerimin çok ötesinde olduğunu anladım ve nihayet ben de pek çok kişi gibi bu hadiseyi İkinci Cihan Harbi’nden sonra dünyanın başına gelmiş en travmatik fenomen olarak görmeye başladım. Doğrusu bu günleri yaşayanların bu şoku ömürleri boyunca atlatabileceklerini sanmıyorum. Ölüm düşüncesinin her zaman için korkutucu olduğuna şüphe yok, fakat dünyanın öbür ucunda yaşayan biri “yarasa yahnisi” pişirdi diye ölme ihtimali bundan daha da ürkütücü geliyor kulağa. Aslında dünya nüfûsunun ciddî bir bölümünün gerçekliğine inandığı bu “yarasa çorbası” meselesi üzerinde biraz duraklamakta fayda görüyorum [4]:
“Coronavirus” kelimesinden başlayalım. Çoğumuz ilk defa duyduğumuz bu kelimenin sadece bugün karşı karşıya kaldığımız COVID-19’u ifade ettiğini zannediyoruz, halbuki bu terim spesifik bir virüsü değil, bir virüs grubunu ifade ediyor. 2002’de Çin’de tespit edilen SARS-CoV da, 2012’de Suudi Arabistan’da ortaya çıkan MERS-CoV da birer Coronavirus idiler. Zâten COVID-19’a yol açan virüse de SARS-CoV-2 ismi verildi. Ancak bir pandemiye sebep olan bu yeni virüsün seleflerinden bariz bir farkı mevcut: Çok daha hızlı yayıldı, çok daha fazla sayıda insana bulaştı, ama daha az öldürücü. Öyle ki ölüm nisbeti SARS’da %11, MERS’de %34 iken (şu ana kadar) COVID-19’a yakalananlardan %4,6’sı vefat etti. Hayatını kaybedenlerin neredeyse tamamının yaşlı ve hasta insanlar olduğunu da belirtmek gerekiyor, yani bu hastalık yalnızca zayıf bünyeleri öldürüyor. Ne var ki, yeniden sağlığına kavuşan bazı hastaların akciğer fonksiyonlarında %20 ila %30 arasında bir düşüş olabileceği tahmin ediliyor, ancak uzun vadeli herhangi bir tahribattan emin olmak için henüz erken.
Mütefenninlerin [fen’den mütefennin: Bir fen dalıyla uğraşan kişi. Scientist kelimesinin yıllardır bulunamayan ve yeniden yaygınlaştığı takdirde milletimizi ‘tatlı su balığı’ terkibini akla getiren ‘bilim insanı’ tamlamasından kurtaracak olan karşılığı] büyük ekseriyeti bu virüsün hayvanlardan insanlara sirayet ettiği hususunda hemfikir görünüyor. Dünyanın en mûteber ilmî mecmualarından Nature’ın web sayfasında yayınlanan bir yazıya göre, Çin’de etleri ve pulları için avlanan pangolinlerin bir numaralı şüpheli oldukları söylendi ama bu iddia henüz ispatlanmaktan çok uzak. Bununla beraber, 3 Şubat’ta yayınlanan bir çalışmaya göre, SARS-CoV-2’ye en yakın eşleşme (%96 nispetinde) bir yarasa coronavirusunde tespit edildi. Ancak bu iki virüs arasında birtakım temel farklılıklar mevcut ve bu da spesifik bir yarasa coronavirusunun doğrudan insanları enfekte etmediği fakat virüsün bir ara-taşıyıcı vasıtasıyla insanlara taşınmış olabileceği manasına geliyor. Kısacası, Covid-19’un fâili şu an için meçhul. Tabiî hakikaten natürel yollarla ortaya çıkan bir hastalıktan bahsediyorsak eğer…
Evet, Amerikan İstihbaratı’ndan günlük rapor alıyormuşçasına “Dün akşam Oval Office’de hiç kimsenin bilmediği çok gizli bir görüşme yapıldı.” diye başlayan yazılar kaleme almak suretiyle ‘büyük oyun’u tekrar tekrar çözen muharrirler hayatlarımıza renk ve neşe katıyorlar. Fakat onlar yüzünden dünyada olup bitenleri ve bize söylenenleri sorgulamaktan vazgeçmek, her soru işaretine “komplo teorisi” muamelesi yapmak affedilmez bir hata olur. Bu sebeple, genetik mühendislerinin çocukların mandallarla oynadığı gibi genlerle oynadığı bir çağda, kısa zamanda bütün cihânı ihâta ederek insanlık tarihinin kilometre taşlarından biri hâline gelen böyle bir virüsün hakikaten tabiî bir adaptasyon neticesinde mi insanları enfekte ettiğini, yoksa bir laboratuvarda mı geliştirildiğini sormaktan geri durmak, şüphesiz ki safdîllik demektir. Bunun için, bu tür iddialara daha yakından bakmamız gerekiyor:
Online olarak 9 Kasım 2015’te yayınlanan ve Nature Medicine’in Aralık 2015 sayısında da yer bulan bir makale dikkat çekici bir başlık taşıyor: “A SARS-like Cluster of Circulating Bat Coronaviruses Shows Potential for Human Emergence”. Makaleyi hazırlayan çalışma ekibinde North Carolina Üniversitesi’nin yanı sıra Wuhan Viroloji Enstitüsü’nden ve Çin Bilimler Akademisi’nden de bazı isimler yer alıyor. “SARS ve MERS coronaviruslerinin ortaya çıkışı, insanlar arasında büyük salgınlara yol açan türler arası geçiş tehdidini gözler önüne seriyor. Bu çalışmamızda, hâlihazırda nalburunlu yarasa popülasyonları arasında deveran etmekte olan SARS benzeri bir virüsün, SHC014-CoV, hastalık potansiyelini tahlil ettik.” cümleleriyle başlayan makalede, bu virüsün [insan vücudundaki kan basıncının düşmesini sağlayan] ACE2 enzimini tesirli olarak kullandığı ve solunum yollarında müeessir şekilde çoğalabildiği belirtiliyor. Bilindiği gibi, bunlar COVID-19’a yol açan SARS-Cov-2’nin de en göze çarpan hususiyetleri.
Ancak görünüşe göre bu çalışma hararetli bir tartışmayı tetiklemiş ve neşredildikten sadece 3 gün sonra, 12 Kasım 2015’te, yine Nature’ın internet sitesinde yayınlanan “Engineered bat virus stirs debate over risky research” (Tasarlanmış yarasa virüsü riskli araştırmalar hakkındaki ihtilâfı canlandırdı) başlıklı bir habere mevzu olmuş. İlk cümle bir hayli ürpertici görünüyor: “SARS’la aynı türden olan laboratuvar-yapımı bir coronavirus, insanları enfekte edebiliyor.” Şöyle devam ediyor: “Nature Medicine’de 9 Kasım’da yayınlanan bir makalede, mütefenninler Çin’deki Nalburunlu yarasalarda tespit edilen SHC014 adındaki bir virüsü incelediler. Araştırmacılar, SHC014’ün bir yüzey proteininden ve bir SARS virüsünün farelerde çoğalmaya ve insan hastalığına benzemeye adapte edilmiş olan backbone’undan chimaeric (genetik olarak iki farklı unsuru olan) bir virüs imal ettiler. Bu chimaera, insan solunum yolu hücrelerini enfekte etti – ve böylelikle SHC014’ün yüzey proteininin hücrelerdeki kilit reseptörlere tutunmak ve onları enfekte etmek için gereken yapıya sahip olduğunu ispat etti. Bu, farelerde hastalığa da yol açtı, fakat onları öldürmedi. Yarasalardan izole edilmiş hemen hemen hiçbir coronavirus, insan hücrelerindeki kilit reseptörlere tutunamıyor olsa da SHC014 bunu yapabilen ilk coronavirus değil. (…) Fakat diğer virologlar, bu deney neticesinde elde edilen bilginin potansiyel riski temize çıkarıp çıkaramayacağını sorguluyorlar. Her ne kadar, herhangi bir riskin şümûlune hükmetmek zor olsa da, Paris’teki Pasteur Enstitüsü’nden virolog Simon Wain-Hobson, araştırmacıların insan hücrelerinde dikkat çekici derecede başarılı bir şekilde çoğalan bir virüs imal ettiklerini vurgulayarak, “Eğer bu virüs sızdıysa, hiç kimse bu işin nereye varacağını tahmin edemez.” diyor.” Yine aynı haberde, North Carolina Üniversitesi’nde sari hastalıklar araştırmacısı olan ve tartışmalı makalenin yazarlarından R. Baric’in şu sözlerine de yer verilmiş: “Bu deneyler olmasaydı, SHC014 virüsü halen daha bir tehdit olarak görülmeyecekti. Evvelden bilim adamları, moleküler modelleme ve diğer çalışmalar zemininde, bunun insan hücrelerini enfekte edemeyeceğine inanıyorlardı. Fakat son çalışma gösterdi ki, bu virüs, hâlihazırda insan reseptörlerine tutunmak ve insan solunum yolu hücrelerini tesirli şekilde enfekte edebilmek gibi kritik bariyerleri aşmış bulunuyor. Bunu görmezden gelebileceğinizi zannetmiyorum.”
Ancak bu satırların başına Mart 2020 tarihinde editör tarafından şöyle bir not eklenmiş: “Bu haberin COVID-19’a yol açan yeni coronavirusun insan yapımı olduğuna dair ispat edilmemiş teorilere mesnet olarak kullanıldığının farkındayız. Bunun doğru olduğunu gösteren hiçbir delil yoktur, mütefenninler bu coronavirusun kaynağının yüksek ihtimalle bir hayvan olduğuna inanıyorlar.”
Öte yandan, yine Nature Medicine’de 17 Mart 2020 tarihinde “The proximal origin of SARS-CoV-2” (SARS-CoV-2’nin Proksimal Orijini) isimli bir makale neşredildi. Her ne kadar sahasının mütehassıslarına hitap eden bir çalışmaysa da “Conclusion” kısmında merak ve şüpheciliği sebebiyle haddini aşmış bulunan insanların da (“editörün notu” onları ikna etmeye yetmemiş olabilir) anlayabileceği bir dil kullanılmış: “COVID-19’un yol açtığı global bir halk sağlığı krizinin ortasındayken, bu pandeminin orijinlerinin niçin ehemmiyet arz ettiğine hayret etmek mâkuldur. Bir hayvan virüsünün nasıl olup da türler arası sınırları aşarak insanları bu derece verimli şekilde enfekte ettiğinin detaylı bir şekilde anlaşılması, gelecekteki zoonotik vakalara mani olunmasına yardımcı olur. Mesela, eğer SARS-CoV-2 önceden başka hayvan türlerine de adapte olduysa, gelecekte yeniden ortaya çıkma riski var demektir. Fakat eğer adaptasyon vetiresi insanlar üzerinde vuku buldu ise, mükerrer zoonotik transferler meydana gelmiş olsa bile, aynı mutasyon serileri olmaksızın insanlara bulaşmaları imkan dahilinde değildir. (…) Burada açıkladığımız genomik hususiyetler, SARS-CoV-2’nin insanlardaki bulaşıcılığını ve aktarılabilirliğini kısmen açıklayabilir. Her ne kadar deliller SARS-CoV-2’nin kasıtlı olarak manipüle edilmiş bir virüs olmadığını gösterse de, bu virüsün orijinine dair yukarıda açıkladığımız diğer teorileri ispat etmek veya çürütmek şu an için imkansızdır. Ancak SARS-CoV-2’nin dikkate şayan bütün vasıflarını müşahede ettiğimizden dolayı, laboratuvar-temelli hiçbir senaryonun mümkün olabileceğine inanmıyoruz.” [5]
Belki de bu defa şüphelenmek için fazla kuşkucu biri olmak gerekmiyor: Hemen hemen hiçbir yarasa coronavirusu, hücrelerindeki kilit reseptörlere tutunamadığı insanları enfekte edemiyorken, muhtemelen yarasa orijinli olan bir coronavirus bu engeli aşıyor, daha önce görülen coronaviruslerden farklı olarak bir pandemi hâline gelebiliyor ve bu mevzuda araştırma yapmak isteyen amatörler dünyanın en muteber fen dergilerinden birinin internet sitesinde bu yazılarla karşılaşıyorlar. Elbette ki, sadece bu tarz benzerliklere bakarak bu virüsün laboratuvar mahsulü olduğuna dair bir hüküm vermeye kalkışmak cahil cesareti göstermek olur. Ancak “Bilim adamları bunun tabiî yollarla adapte olmuş bir virüs olduğuna inanıyorlar.” diyerek kestirip atmak da ihtiyatsız bir yaklaşım olarak görülebilir. Şüphesiz, bu virüsün gerçek menşeini anlamak isteyen bir mütehassısın, gerekli analizleri yapabilmek için lazım olan imkan ve materyallerin yanında, bulguları neticesinde verdiği hükümleri neşredebilecek bir hürriyete de sahip olması gerekir… Belki de bu meseleye kafa yorarak boşuna kürek çekiyoruz. Pandemi sona erdiğinde tahminlerimizin çok ötesinde bir değişime tanık olsak ve bu virüsün menşeini daha fazla sorgulamaya başlasak bile bu husustaki şüphelerimizden muhtemelen hiçbir zaman kurtulamayacağız… Bunları düşünürken aklıma değerli dostum Ömer F. Doğru’nun Royal Institution’daki bir konferans sonrasında Oxford Üniversitesi’nde fizik profesörü olan Dr. Close’a sorduğu şu sual geldi: “Klaus Fuchs hadisesinin yaşandığı bir dünyada bilim adamları ne kadar hür?” Aldığı cevap da en az sorunun kendisi kadar dikkate değerdi: “Bunu gelecekte tarihçiler yazabilir ancak.” [6]
Son olarak, böyle sualleri sormayı itiyad hâline getirmiş olanların çokça maruz kaldıkları bir tenkide cevap vermeyi ihmal edemeyiz: “Bazı insanları gözünüzde çok büyütüyorsunuz. Milyarlarca insana rağmen böyle senaryolar kurgulamak mümkün olamaz.” Hayır, bazı insanları gözümüzde çok büyütmüyoruz, yalnızca milyarlarca insanın nasıl bu kadar safderûn ve vurdumduymaz olabildiğine dikkat çekmeye çalışıyoruz. Dünyanın hemen her yerinde, bilhassa seçim zamanlarında, kurnazlık ve riyâkârlıkta birbirinden hiç de geri kalmayan politikacılar yüzünden sloganlar atarak birbirine saldıran kimselerle karşılaşmıyor, bu yersiz kavgaların kimlere yaradığını görmüyor muyuz? Memleketimize bakalım, mekteplerimizin hâli içler acısı değil mi? Hangimiz hayatlarımızın en kıymetli on iki yılını geçirdiğimiz o sıralarda araştırmanın, düşünmenin ve sorgulamanın, kısacası öğrenmenin metodlarını öğrenebildik? Sokaklarda karşılaştığımız milyonlarca insanın birbirlerine karşı davranışları insanın “eşref-i mahlukat” olduğu fikriyle ne kadar da mütenâkız, değil mi? Fazla uzağa gitmeyelim ve kıyafetlerimize bakalım, hangimiz ne giymek istediğimize hakikaten kendi irademizle karar verdik ve hangimiz bütün mağazaların raflarını işgal etmek suretiyle bize dayatılan türden kıyafetleri memnuniyetle satın almadık? Kabul edelim, asla bir hürriyetler çağında değil, bilakis tarihte görülenlerin tamamından katbekat daha kuvvetli, daha şiddetli bir despotizmin hükümranlığı altında yaşıyoruz. Daha acı olanı ise, ekseriyete uyma temâyülümüz sebebiyle, bunu kabullenerek ve buna boyun eğerek, şahıslardan değil fertlerden teşekkül eden bir cemiyetin parçası haline gelmiş bulunuyoruz. Eğer bu esaretten şikayetçiysek ve bu gidişatı değiştirmek istiyorsak, en azından bir kısmımız, kendi hâlinde sessiz-sakin bir hayat sürmenin konforundan feragat etmeli. Bazılarımız bunları yapmak zorunda ve onlara minnettarız elbette ancak hepimiz hayatlarımızı hasta bakmakla, inşaatla, tazminat ve miras davalarının peşinden koşmakla geçirmeye devam edersek, bu diktatorya, bin yıl, sekiz bin yıl daha devam edecek demektir. İşte tam da bu yüzden, bu baskıdan ıztırap duyan herkes, laboratuvarların, kütüphanelerin ve arşivlerin köşe başlarını tutmuş birer araştırmacı olarak, canla başla çalışmaya mahkûmdur. Aksi halde, zihnimize takılan hiçbir soruya cevap bulamayacağımız gibi, yalanların mutlak doğruluğuna inanılan bir dünyada türlü sıkıntılarla baş etmeye çalışarak geçirdiğimiz hayatlarımıza ardımızda hiçbir şey bırakamadan veda edeceğiz ve belki de ölümümüz (bu coronavirus öyle olmasa bile) hiç tanımadığımız insanların laboratuvarda geliştirdiği bir hastalık sebebiyle olacak.
Dipnotlar
[1] Stefan Zweig’ın bu kitabından çokça bahsettiğim için okuduğum yegâne kitabın bu olduğu düşünülebilir diye endişe etmiyor değilim. Öyle ki çalışmalarımı takip etme lütfunda bulunanlardan artık sabredemeyip kitabı okumaya başladığını yazanlar bile oldu. Bu kitap hakkındaki fikirlerimde yalnız olmadığımı ifade etmeliyim. Amin Maalouf da bir mülakatında “Bu kitap bana son yıllarda muhtemelen en fazla rehberlik eden kitap ve gelecekte yazacaklarıma da rehberlik edecek, çünkü sık sık okuyorum.” diyor. [youtube.com/watch?v=_-MnzrF08ZU] Erişim Tarihi: 28 Mart 2020.
[2] “Bu virüsün yayılmasını durdurmak için milletçe geniş çaplı bir gayret göstermezsek, dünyadaki hiçbir sağlık servisinin baş edemeyeceği bir an gelecek. Çünkü yeterli sayıda solunum cihazımız, yoğun bakım ünitemiz, doktorumuz ve hemşiremiz olmayacak. (…) Herbirimiz şu anda güçlerimizi birleştirmeliyiz, bu hastalığın yayılmasını durdurmak için, sağlık sistemimizi korumak için, binlerce hayatı kurtarmak için. (…) Bu ülkenin insanları bu mücadeleden muzaffer çıkacaklar ve bunun üstesinden geleceğiz, her zamankinden daha güçlü olarak. Coronavirus’u yeneceğiz ve bunu hep beraber yapacağız.” [https://www.theguardian.com/uk-news/2020/mar/23/boris-johnsons-address-to-the-nation-in-full] Erişim Tarihi: 29 Mart 2020.
[3] “Halk içinde mûteber (itibar gören, rağbet edilen) bir nesne yok devlet (yüksek mevki, makam) gibi / Olmaya (olamaz) devlet (mutluluk, talih) cihanda bir nefes sıhhat gibi”
[4] COVID-19 hakkında doğrulanmış detaylı bilgilere Türkçe dilinde ulaşma imkanından ne yazık ki şu an için mahrûmuz. Türkiye’de bu mevzu hakkındaki en bilgilendirici çalışmanın hâlihazırda Medipol Üniversitesi Milletlerarası Tıp Fakültesi’nde tahsil görmekte olan dostum Ömer Faruk Doğru’nun şu röportajı olduğunu belirtebilirim: [https://www.youtube.com/watch?v=VA4__blucE8] Erişim Tarihi: 29 Mart 2020.
[5] Bu tercümeler hâlihazırda İstanbul Tıp Fakültesi’nde tahsil görmekte olan kadîm dostum Emrullah Şimşek tarafından tasdîk edilmiştir. Kendisine bir defa daha teşekkür ediyorum.
[6] Belki aynı suali tarihçiler için de sormak gerekir.
Referanslar
worldometers.info/coronavirus/ , Erişim Tarihi: 28 Mart 2020.
https://covid19.saglik.gov.tr , Erişim Tarihi: 28 Mart 2020.
“İngiltere koronavirüse karşı sürü bağışıklığı stratejisinden neden vazgeçti?” , Erişim Tarihi: 28 Mart 2020.
“Koronavirüs günlerinde Londra sokakları” , Erişim Tarihi: 28 Mart 2020.
“Coronavirus: Boris Johnson has tested positive for coronavirus” , Erişim Tarihi: 29 Mart 2020.
“Trump’s push to shorten coronavirus shutdown proves the captain is flying blind” , Erişim Tarihi: 29 Mart 2020.
“Vladimir Putin did not say that all Russian people should stay at home or face five years in jail” , Erişim Tarihi: 29 Mart 2020.
“Consensus document on the epidemiology of severe acute respiratory syndrome (SARS)” , Erişim Tarihi: 29/03/2020.
“Middle East respiratory syndrome coronavirus (MERS-CoV)” , Erişim Tarihi: 29/03/2020.
“COVID-19: Recovered patients have partially reduced lung function” , Erişim Tarihi: 29/03/2020.
“Mystery deepens over animal source of coronavirus” , Erişim Tarihi: 25/03/2020.
“A pneumonia outbreak associated with a new coronavirus of probable bat origin” , Erişim Tarihi: 25/03/2020.
“A SARS-like cluster of circulating bat coronaviruses shows potential for human emergence” , Erişim Tarihi: 27/03/2020.
“Engineered bat virus stirs debate over risky research” , Erişim Tarihi: 28/03/2020.
“The proximal origin of SARS-CoV-2” , Erişim Tarihi: 28/03/2020.
Bu Yazıda Geçen Bazı Kelimeler
vetîre: proses, süreç.
kābil: [kabûl’den] olabilir, mümkün.
mâtuf: [atıf’dan] Bir tarafa doğru yönelmiş.
iştiyak: büyük arzu duyma.
tahavvül: bir halden başka bir hâle geçme, değişme.
veche: yüz, yön.
cālib-i dikkat: [celp’ten câlib] dikkat çeken.
refîka: [‘arkadaş’ manasındaki refik’ten] bir erkeğin eşi olan kadın.
mezkûr: zikredilen, adı geçen.
ekseriyâ: çoğu zaman, umumiyetle.
bedbîn: [kötü manasındaki: bed ve görmek manasındaki: bîn’den] kötü gören, kötümser.
müşerref olmak: şereflenmek. (2) [nezaket ifadesi olarak] tanışmak.
beşeriyet: insanlık.
sirâyet: [hastalık için] geçme, bulaşma. (2) yayılma.
teennî: İlerisini düşünerek, ihtiyatlı davranarak acele etmeden iş görme, düşünceli hareket etme.
tedrîcen: derece derece, yavaş yavaş.
tedrisat: [ders’ten] öğretim.
mânidâr: mânâlı.
tezâhür: zuhur etme, belirme, ortaya çıkma.
fenomen: Şuur karşısında belirdiği, idrak ve imkân sınırlarının içine girdiği kadarıyle varlık, hâdise.
müessir: tesirli, etkili.
tedkîk: [dikkat’ten] inceleme.
nispet: oran, ölçü.
mütefennin: [fen’den] Bir ilim veya fennin çeşitli dallarında geniş bilgi ve mahârete sâhip olan, üstatlaşan (kimse).
ekseriyet: çoğunluk
mûteber: itibarlı, saygın.
mecmûa: dergi.
fâil: yapan, işleyen kimse.
mechûl: [cehl’den] bilinmeyen.
tabiî: [tabiat’dan] tabiatla alakalı olan, natürel.
ihâtâ: Bir şeyin etrâfını çevirme, çevreleme, kuşatma, sarma.
safdîl: [dîl: kalp] Temiz yürekli olduğu için kolay aldatılabilen, bön, saf.
husûsiyet: özellik.
neşretmek: yayınlamak.
şümûl: kapsam, extension.
mesnet: dayanılan şey, dayanak.
mütehassıs: uzman.
mükerrer: [tekrar’dan] tekrar edilmiş, tekrarlanmış.
müşâhede: gözle görme, gözlem.
menşe: Bir şeyin ortaya çıktığı yer, kök, kaynak.
itiyâd: alışkanlık.
safderûn: [derûn: iç] İçi temiz olduğu için kolay aldatılabilen, bön, safdil.
bilhassa: husûsî olarak, özellikle.
riyâkâr: içi dışı bir olmayan, iki yüzlü.
eşref-i mahlûkat: yaratılmışların en şereflisi, insan.
mütenâkız: Birbirine zıt ve ters düşen, birbiriyle çelişen, çelişik.
bilakis: tam aksine, tersine.
hükümrân: hâkim olan, hüküm süren.
intibak: Mevcut şartlara uyma, alışma, uyum.
zaaf: İrâde zayıflığı, dayanamama; zayıflık.
[Bazı kelimelerin manası verilirken Kubbealtı Lügati’nden (lugatim.com) istifade edilmiştir.]


Yorum yapmak ister misiniz?