Sistem: “Bize Ne Yaptılar?”

Uzunca bir müddet önce, geride bıraktığım yılları baştan başa gözden geçirerek bulunduğum yeri tespit etmek gibi ciddî bir işe giriştiğimde, bunun ömrümün kırılma noktalarından biri olacağını tahmin etmemiştim. Tedkîkātım iki merhalede cereyân etti: O güne kadar yaptığım işleri mümkün olduğunca objektif bir şekilde değerlendirmeye çalıştım ve sonra bakışlarımı zihnime çevirdim. Emin adımlarla ilerleyen bir saray inşaatı bulmayı beklerken, rastgele seçilip îtinâsızca üstüste dizilmiş tuğla yığınlarıyla karşılaşmış gibiydim. Bilgilerim, fikirlerim, tecrübelerim açılıp bırakılmış kitaplar gibi dört bir tarafa saçılmıştı. Aranılanı bulmak imkânsız gibiydi. Aralarında kıymet verdiğim şeyler tabiî ki vardı fakat bunlar mânâlı bir bütün meydana getirmekten uzak görünüyordu. Belki devamlı yeni bilgiler öğreniyordum ancak gerçek bir ilerlemeden bahsedilemezdi. İnşaata yeni tuğlalar koymaya çalışırken, daha evvel ördüğüm duvarlar bir bir yıkılıyordu.

Bunun bana mahsus bir problem olmadığının farkına varmam fazla sürmedi. O günkü düşüncelerimi not defterime şu cümlelerle kaydetmiştim: “Dünyânın hiçbir köşesinde, o memleketin insanlarının dünyâyı ve kendi ülkelerini tanıyıp anlamak için iğneyle kuyu kazmaya bizler kadar mahkûm olduğunu zannetmiyorum. Kendi kendinin hem hocası, hem talebesi olmak, fakat hayattan da kopmamak…”

Daha sonra bu fikirlere dayanarak, bütün acemîliğine rağmen yayınlamak cesâretini gösterebildiğim ilk hikâyem olan Buhrân’ı kaleme aldım. Mensup bulunduğu cemiyette bazı işlerin gerektiği gibi yürümediğini ve ona söylenen birçok şeyin aslında doğru olmadığını fark eden bir gencin ruh hâlini işliyordu. Sûnî bir âlemde yaşadığını idrak eden kahraman, etrâfında ne olup bittiğini anlayabilmeyi, karşılaştığı problemleri çözmeyi ve onlara yol açan kimselerle mücadele etmeyi arzuluyor, yaşanmaya değer bir hayatın ancak bu şekilde mümkün olabileceğine inanıyordu. Nefes alabilmek için dahî anlamaya muhtaçtı. Zihni cevaplanmamış suallerle, rûhu dünyânın her geçen gün daha kötü bir yer hâline gelmesinin ıztırâbıyla kaynıyordu. Fakat önünde yapmak zorunda olduğu bir yığın iş birikmişti ve dikkatini o meselelerden alıp bunlara tevcîh etmeli, en azından iki taraf arasında bir denge kurabilmeliydi. Bununla beraber, her şeyi tek başına yapmaya, gerekirse yakınlarını karşısına almaya mecbûrdu. Fakat kendinde o kudreti bulamıyordu:

“Şimdi ne yapacağım? İşte bu gencin ilk soracağı budur. Hâlâ ümitvârdır; doğru metodu, takip edilmesi gereken istikāmeti bir bulabilse işlerin düzene gireceğini ummaktadır. Neredeyse bütün zihnî meşguliyetlerini bir kenara bırakarak bu yolu aramaya koyulur. Her defasında da aradığını bulduğuna inanarak muhtelif yollara girer, bu yollardan her biri üzerinde günlerce, haftalarca, hatta belki aylarca yürür. Netice, hüsrandır. Tereddütleri giderilmek şöyle dursun, sağlamlaşmışlardır. Rûhen ve bedenen bîtap düşmüştür.”

Bu cümleler sadece Buhrân kahramanının değil, asrımızda birçok insanın duyduğu kaybolmuşluk hissini tasvîr edebilmeyi hedefliyordu.

Okumakta olduğunuz bu yazının neşrinden birkaç gün önce, ne zamandır tehir ettiğim bir başka çalışmayla meşguldüm. Daha doğrusu, defalarca yazıla yazıla birer labirente dönüşen paragrafların arasında mahsur kalmıştım. Bir arkadaşım dikkatimi yine bu meselelere çekerek beni bir bakıma istiklâlime kavuşturdu. Gayet vecîz tarzda kaleme aldığı bir mesajla birçoğumuzun hâline tercümân olmuştu:

“Hayatta yapılacak çok şey var fakat vakit çok sınırlı. Lise döneminden beri rûhumu tırmalayan, bir türlü dindiremediğim bir endişemi sizinle paylaşmak istiyorum: Hayatım boyu hangi kitapları okumam gerektiğini, nasıl bir yol izlemem gerektiğini bir türlü tespit edemiyorum. İleriye yönelik bu tereddüt hali bende bir fâsit dâireye sebebiyet veriyor ve bugünümü de ne yapacağını kestiremez bir vaziyette, hareketsiz geçirmeme yol açıyor… Esasında ‘kitap’ dediğimiz mesele, basit bir mesele değil. Matbuat bu işi ziyadesiyle sulandırdı. Zannediyorum ki yaşadığımız bu bunalımın esas kaynağı, asıl itibarıyla müfredat, düzen ve tertip gerektiren okuma macerasını, kendi kısır müktesebâtımızın ve anlık heyecanlarımızın tesiriyle yaşamaya çalışmamızdan kaynaklanıyor. Peki, biz bir kitabı okurken bu yanlış tercihler deryâsında yüzüp yüzmediğimizi nereden bileceğiz? Mutlaka bir müfredat, bir hoca, bir birikim, bir tecrübe lâzım. Artık kitap okumaya korkar oldum.”

Bu satırların devâmında, kıymetli dostum bu husustaki fikirlerimi ve aynı problem karşısında nasıl bir metod takip ettiğimi sormak lutfunda bulunuyordu. Kendisinin de ifade ettiği üzere, bu bizim neslimizin büyükçe bir kısmının yaşadığı bir problemdi ve muhtemelen ancak bir rehberin yol göstericiliğiyle çözülebilirdi. Bu bakımdan, bana söyleyecek pek az şey bırakmıştı. Fakat sonra meseleye başka bir perspektiften bakmaya karar verdim.

Bana öyle geliyor ki, şahsî ve sosyal problemlerimizin çoğunu teşhîs etmeden tedâvi etmeye kalkışıyor, hastalığın mâhiyetini görmezden gelip sadece yol açtığı rahatsızlığı gidermeye uğraşıyoruz. Sebepleri göz ardı edip neticelerin üzerine gidiyoruz. Hâliyle de, bir türlü iyileşemediğimiz gibi, daha da kötüleşiyoruz.

Meselâ arkadaşımın haklı tespitini hatırlayalım: “Mutlaka bir müfredat, bir hoca lâzım.” Bu kelimeler zannederim çoğumuzun aklına kānunlar gereğince senelerimizi geçirdiğimiz mektep sıralarını getirecektir. Ancak o sıralarda gördüğümüz muâmelenin bu türden bir rehberlik olduğu asla söylenemez. Öyleyse sormamız gereken birtakım sualler var.

Bildiğiniz gibi, gerçek bir maârifin [1] esas gâyesi, rahle-i tedrîsinden geçenlere öğrenmeyi, düşünmeyi, anlamayı, araştırmayı ve ana dilini öğretmek; kültür, merak duygusu ve görüş açıklığı kazandırmak; meşhur tabirle “balık tutmayı” öğretmektir. Hayata hazır bir insan yetiştirmek, bu bilgi ve hünerleri ona sistemli bir şekilde kazandırmakla olur. 

Fakat yine hepimizin bildiği, daha doğrusu yıllara mâlolan acı tecrübelerle öğrendiği gibi, bunların hiçbiri geçmişte mâruz kaldığımız “eğitim” sisteminin zerrece umurunda değildir ve görünüşe göre bu umursamazlık, buna muktedir olmayışından ziyâde birilerinin bunu istemeyişinden kaynaklanmaktadır. Peki böyle bir Eğitim neye yarar, neden vardır ve niçin mecbûrîdir?

Halkımız “okumak” mefhûmunu sâfiyâne bir yanılmayla “Eğitim görmek” mânâsında kullanır. Bu mefhûmun tarih boyunca böylesi bir haksızlığa uğradığını, bu derece tahkîr olunduğunu hiç sanmıyorum. Hâlbuki bu faaliyet için, eğip bükerek bir kalıba sokmayı tedâi ettiren Eğitim isminin seçilmesi dahî bunun böyle olmadığını göstermeye yeter. Burada asıl olan, belirli bir düşünce sisteminin genç beyinlere aşılanması ve böylelikle de mesele çıkarmayacak, soru sormayacak, soranlara da hakaret ve tehditleriyle musallat olacak, en mühimi ise, baş kaldırdığını zannederken bile sisteme itaat edecek ve ne yaparsa yapsın, onun çizdiği hudûdun dışına çıkamayacak “faydalı” “bireyler” [2] yetiştirmektir. İlk bakışta taban tabana zıt görüşler taşıdıkları zannedilen kimselerin aslında birbirlerine tıpatıp benzemeleri işte bu sebepledir.

Mekteplerimizde patlak veren şiddet, ahlâkî problemler, hakîkatte hiçbir şey öğrenilmeden alınan diplomalar, Türk talebelerin kendi lisânlarını anlamada dünyâ ortalamasının ne kadar altında kaldığı  hemen hiç kimsenin umurunda değildir. Bazı kimselerin mütemâdiyen Eğitim’den yakınıp durmaları, bu hayatî meselenin çözülmesi değil hasır altı edilmesi maksadını taşıyan, insanlarda “Demek ki çâresi yok.” zehâbını uyandırmayı hedefleyen sinsice bir numaradan ibârettir. Türkiye’de bu içler acısı vaziyetimizi dert eden pek fazla insan olduğunu zannetmiyorum. Memleketimiz bundan büyük zararlar görse de, halkımız bunun ağır bedellerini ekseriyâ farkında bile olmadan ödese de, mevcut hâliyle yapılan bir Eğitim birilerinin tam olarak arzuladığı ve hatta gerekirse canı pahasına müdâfaa edeceği bir operasyondur. Bu sözlerime bakarak, bunların sevilmeyen kişiler olduğu düşünülmemelidir. Bilakis baş tacı edilen kimselerdir bunlar. Şuur ve muhâkemesi felç edilmiş bîçâreleri kolaylıkla ağlarına düşürür, sloganlarla oradan oraya sürüklerler.

Kısacası bir beceriksizlik eseriyle değil, kasıtlı olarak bu şekilde kurulmuş bir tür “akıl ve kişilik öğütücüsü” ile karşı karşıya bulunduğumuz kanaatindeyim. Bu ifadeyle belli bir müessese yahut zümreyi kastetmiyorum. Aslına bakarsanız onun kim olduğunu kat’iyetle bildiğimi iddia edemem. Ancak, bazıları bunu bir evham olarak görse de, onun var olduğuna emînim. “Sistem” kelimesiyle ondan söz ediyorum.

Sistem, sorgulanmaya asla tahammül edemez. Bunun içindir ki en başından bu tehlikeyi ortadan kaldırır. Ailelerinden masum birer çocuk olarak alınmış insanların büyük kısmını hiçbir iç disiplin taşımayan vahşî mahluklar hâline getirmekteki benzersiz kābiliyetinden bahsetmeye gerek yok sanırım. Bu kābiliyetini takdîr etmek için sokaklarda biraz dolaşmak, sosyal medyada biraz gezinmek, gazetelere hızlıca göz gezdirmek kâfidir.

Diğerlerini de ihmal etmez elbette. Müdrikelerini (mantıklı düşünebilme ve idrak edebilme kābiliyeti) işlemez hâle getirmek, hayal güçlerini imha etmek, rûhlarında derin boşluklar meydana getirmek için elinden geleni yapar ve o sıralara ışıl ışıl parlayan gözlerle oturan çocuklar, kısa zamanda, etrâfa feri sönmüş gözlerle, boş ve mânâsız bakışlarla bakmaya başlarlar. Konuşmaları düzensizleşmiş, ses tonlarındaki canlılık ve neşe kaybolmuştur.

Ne var ki, içlerinde zekâsını nasılsa muhâfaza etmeyi başarabilmiş kılıç artıkları vardır. Ağır yaralar almalarına rağmen yaşamaktadırlar. Sistem, bu gençlerin içinde bulundukları durumun vehâmetinin farkına varmaları ihtimâlinden ölesiye korkar. Onları bitmek tükenmek bilmeyen teferruatlara boğar ve devamlı bu detaylardan imtihâna çekerek oyalar. Sözlerini kerhen de olsa dinleyenleri takdîr ederken bunu yapmayan herkesi tembel ve beyinsiz olmakla ithâm eder. Böylelikle bir şeylerin yanlış gittiğini sezenlerin ciddî bir kısmı, ne kadar zekî yahut istîdatlı olursa olsunlar, elenirler.

Sistem, sosyal yapıyı dâhice kurmuştur. Bekāsı için tehlikeli olan disiplinleri doğrudan yasaklamak yerine kurnazca hileler ve sonu gelmez propagandalarla tebaasını bunların “aptallara mahsus işler” olduğuna inandırmıştır. Bu sâyede hâlâ hayat emâresi gösteren gençlerin çoğunu bu işlerden uzak tutmaya muvaffak olur ve onları kendisi için riskli görmediği mesleklere sevk eder. Bu gençlerin de tamamına yakını, bir kez olsun arkalarına dönüp bakmadan, etraflarında ne olup bittiğine dikkat etmeden, hiç durmaksızın sistemin tayin ettiği başarıların peşinde koşarlar. Ne de olsa dünyâya ve hatta kâinâta ne şekilde bakmaları gerektiğini, geçmişte neler yaşandığını, iç ve dış düşmanlarının kimler olduğunu çoktan öğrenmiş, hakîkati çoktan kavramışlardır.

Her şeye rağmen tehlikenin sıfıra indiği söylenemez. Bir defa sistemin bütün tehdit ve tedbirlerine rağmen yasaklı sahalara girenler olmuştur. Diğer taraftan bir insan, mesleğiyle doğrudan alâkası bulunmayan branşlarda da bilgi sahibi olmak isteyebilir. Neyse ki bunlar zararsız heveslerdir. Zira sistem kendisinin tayin ettiği programın dışında hiçbir müfredata müsaade etmemiştir ve bu insanlar nereden başlayacaklarını, nasıl bir yol takip edeceklerini bilmemektedirler: “Her defasında da aradığını bulduğuna inanarak muhtelif yollara girer, bu yollardan her biri üzerinde günlerce, haftalarca, hatta belki aylarca yürür. Netice, hüsrandır… Rûhen ve bedenen bîtap düşmüştür.” 

Kaldı ki aradıkları yolu bulsalar bile, Sistem’in dünyâsında varlık gösterebilmeleri neredeyse imkânsızdır.

Velhâsıl, katliamdan sağ çıkan herkes lânetlenmiş gibidir: Sistem, bütün müdâhalelerine rağmen mevcûdiyetini bir şekilde koruyabilenleri, yıllarca yerden yere vurduğu, zihinlerini zengin kaynaklarla beslenip gelişme imkânından mahrum bıraktığı bu insanları, “Mâdem ki hâlâ bana güvenmiyorsun ve benim gerçeklerime, sana hürriyet getireceğime inanmıyorsun, git kendi hakîkatini bul. Ama unutma ki benim ve bana tâbi olanların eli her zaman yakanda olacak.” sözleriyle, dertlerini hiç kimseye anlatamayacakları bir dünyâda her şeyden habersizmişçesine yaşamaya mahkûm etmiştir.

İşte bütün buhranlarımız, uğradığımız bunca fâcianın ve bu mahkûmiyetimizin eseridir. Hepimiz, başına gelenlerden haberdâr olmayanlarımız bile, aldığımız yaraların ıztırâbını dâima hissediyor, kurtuluş çâreleri arıyoruz.

Bedbaht ona derler ki elinde cühelânın

Kahrolmak için kesb-i kemâl ü hüner eyler*

İbrahim Şinâsi (1826-71)

Şu âna kadar hep mücerred bir varlık olarak görmeye alıştığım sistem, şimdi, muhayyilemde tecessüm ediyor. Onu artık bir canavar sûretinde görüyorum. Felâketimizden ne kadar zevk duyduğu suratından belli. Bu satırların yazılmasını da iğrenç kahkahalarla takip ediyor. Küçümseyen bakışlarla ve bizi ümitsizliğin girdâbına atıp boğmak maksadıyla, ufûnet saçan ağzından yayılan yılan tıslamasını andırır bir sesle şöyle sesleniyor: “Ben kaç nesil gömdüm bugüne kadar. Sizi de gömeceğim. Hatta sizden yüz sene sonra gelip yine benden bu şekilde bahsedenler olacak. Onların da yeis ve keder içinde kıvranarak can verdiklerini göreceğim. Cihan durdukça, ben var olacağım.”

Fakat bu cümleler ona olan öfkemizi daha da alevlendirmekten başka bir şeye yaramamalı. O canavarın madenî taktakalar çıkararak yere devrileceği, mihânikî feryatlarla can çekiştikten sonra nihâyet öleceği, gasp ettiği rûhları sahiplerine iade edeceği, rûhlarına kavuşan bu zavallıların yüzlerindeki nefretten, kalplerindeki huşûnetten birdenbire kurtularak “Bize ne oldu böyle?” diye soracakları günün hayâli bizi hayata daha çok bağlamalı, daha çok çalışmaya teşvîk etmeli.


Dipnotlar

[1] Arapça’dan Türkçe’ye geçmiş bir kelime olan maârif, mârifet kelimesinin çoğuludur. Mârifet ise irfan kökündendir. İrfan biliş, anlayış, gerçeği anlama husûsundaki güçlü seziş yeteneği, görgü ve sezişten gelen ruh uyanıklığı ve kültür mânâlarına gelir. Bu kelimelerin yeni-dilde bir karşılığı yoktur. 1960 senesinden önce Millî Eğitim Bakanlığı da “Maarif Vekâleti” ismini taşırdı.

[2] Birey, asrımızın sihirli kelimesi. Sloganların büyüsüne kolayca kapılıp sürüklenen bazı gençlerimiz ona ne ulvî mânâlar yüklüyorlar! Şimdiden etrâfında bir kudsiyet hâlesi teşekkül etti bile. Gelin görün ki tasfiyecilik rüzgârının şiddetle estiği, Türkçe’nin dahî giyotinden başını kurtaramadığı yıllarda dilimizin kāidelerine aykırı şekilde türetilmiş bir kelime olan birey, şahıs değil fert kelimesinin karşılığıdır. Yani içinde “kişilik” ve “husûsîlik” barındırmaz. “Bir topluluğu meydana getiren insanlardan herhangi biri” demektir ve muayyen bir şahsı değil, belirli olmayan bir kişiyi ifade eder. Dolayısıyla her insan, kendine ait hiçbir görüşü olmasa bile, bir bireydir. Fakat şahsiyet kazanarak fertliğin, birey olmanın ötesine geçebilmek ancak nâdir insanlara mahsus bir imtiyazdır.

* “Kötü bahtlı o kişidir ki, cahillerin elinde kahrolmak için kemâl (olgunluk) ve hüner edinir.”


Bu yazıda geçen bazı kelimeler

  • tevcîh: (yöneltme)
  • neşir: yayma, (yayınlanma)
  • fâsit dâire: (kısır döngü)
  • müktesebât: kazanılmış, edinilmiş bilgiler.
  • mefhûm: kavram.
  • tahkîr: hakaret etme, aşağılama.
  • tedâi ettirmek: (çağrıştırmak)
  • müdrike: mantıklı düşünebilme ve idrak edebilme kābiliyeti.
  • kerhen: iğrenerek; istemeyerek, zorla.
  • istîdat: herhangi bir şeye karşı doğuştan gelen yatkınlık, kābiliyet.
  • emâre: (belirti)
  • mücerred: (soyut)
  • tecessüm: Cisim ve vücût elde etmek; canlanmak.
  • ufûnet: çürümüş bir şeyden yayılan pis koku.
  • mihânikî: mekanik.
  • huşûnet: kırıcılık, kabalık; katılık, sertlik.
  • imtiyaz: diğerlerinden farklı ve üstün olma.


“Sistem: “Bize Ne Yaptılar?”” için 10 cevap

  1. Buhrân’ın kahramanı, canavarın esiri olmak… Farkına varılması mı
    yoksa varılmaması mı daha çok acı veriyor bilmiyorum.
    Kaleminize sağlık

    Beğen

    1. Ercüment Korkmaz Avatar
      Ercüment Korkmaz

      Teşekkür ederim.

      Beğen

  2. Zühre Ensarioğlu Avatar
    Zühre Ensarioğlu

    Kendimi bu sisteme karşı savaşacak bir asker gibi hissettim yine içimdeki karışıklığın düzenli bir yazı hâli karşımda, elinize emeğinize sağlık 💂

    Beğen

    1. Ercüment Korkmaz Avatar
      Ercüment Korkmaz

      Teşekkürler.

      Beğen

  3. Kayda değer bir yazı. Tebrikler.

    Beğen

    1. Ercüment Korkmaz Avatar
      Ercüment Korkmaz

      Teşekkür ederim.

      Liked by 1 kişi

  4. Karantina ile birlikte gittikçe artan huzursuzluğum, bir işe odaklanmada çektiğim güçlük, elimden hiçbir şey gelmiyor hissi, devamlı bir karmaşa hali… Bu böyle sürer gider. Yazılarınız bir nebze olsun içimde umut ışığı uyandırıyor. Çok teşekkür ederim.

    Beğen

    1. Ercüment Korkmaz Avatar
      Ercüment Korkmaz

      Estağfirullah, ben teşekkür ederim.

      Beğen

  5. Yıkıcı ve gerçekleri açığa çıkaran bir yazı olmuş.Bu emeğiniz için teşekkür ediyorum.Böyle yazılara daha çok ihtiyacımız var.Yazı sıklığını arttırabilirseniz çok mutlu oluruz.Çok teşekkürler tekrardan.

    Beğen

    1. Ercüment Korkmaz Avatar
      Ercüment Korkmaz

      Çok teşekkür ederim.

      Beğen

Hüseyin için bir cevap yazın Cevabı iptal et