Hayatıma istikamet veren müşâhedelerimden biri, herhangi bir meslekte veya ilmî disiplinde ihtisas ve îtibar sahibi olduğu hâlde, kalabalıklara hükmeden sloganların büyüsüne tutulan ve bir türlü uyanamayan insanların varlığını fark etmem olmuştu. Bu vaziyeti görmem benim için büyük bir talihti: Demek ki iyi üniversitelerde okumak, halkın ulaşma hayalleri kurduğu makamlara yahut el üstünde tuttuğu mesleklere sahip olmak, yalnız başına pek de bir şey ifâde etmiyordu. Ne okumak ne de düşünmek bir boş zaman faaliyetiydi. Zihninin bu iki temel ihtiyâcını yeterince ciddiye almayan, üstünkörü geçiştirmeye çalışan biri, başka sahalarda ne kadar başarılı olursa olsun, mahdut bir dâirenin ve vizyonun sınırları dâhilinde kalmaya mahkûmdu. Geniş görüşlü zihinlerin eserlerini okumamış, fikirleriyle olgunlaşmamış bir kimse sığ cümlelerin peşine takılmaktan, mütenâkız düşünceleri aynı anda müdâfaa edip gülünç duruma düşmekten asla kurtulamazdı. Bunun için de esas mesele, öğrenmenin, okumanın, düşünmenin yollarını öğrenmekti.
Gerçi bu kabiliyetleri sadece okuyarak veya başkasından dinleyerek edinemeyiz. Hakîkî öğrenme, bir bilgiyi, daha evvel öğrendiklerimizle, şahsî fikirlerimiz ve tecrübelerimizle mezcederek kendimize mâletmemizle mümkündür. Bu sebeple, dünyanın maddî ve mânevi bütün sırlarını hâvi bir kitap (birçoğumuzun böyle bir eser aradığını ve günün birinde onu muhakkak bulacağına inandığı için okuma kabiliyetini kullanmayı o güne sakladığını tahmin ediyorum) âniden karşımıza çıksa dahî buna hızlıca bir göz gezdirerek hayatımızı baştan başa değiştiremeyiz.
Her ne kadar, önceki yazılarımda, hemen hepimizin yaşadığı zihin dağınıklığını tahsil kifâyetsizliğiyle ve erken yaşlarda mâruz kalınan eğitim muâmelesiyle irtibatlandırdıysam da, meselenin bundan ibaret olmadığı âşikâr. Her tarafımız teknolojik cihazlarla çevrili, durmaksızın konuşan milyonlarca insanın sesi bu cihazlardan mütemâdiyen yayılıyor, bir hafta sonra kimsenin hatırlamayacağı hâdiselerin teşkîl ettiği bir aktüalite beynimizi bir türlü rahat bırakmıyor, sokaklarda dâimî bir koşuşturmaca hâkim; kısacası, hassalarımız, hayal gücümüz, tefekkür ve muhâkeme melekelerimiz, bizi bir an için kendi hâlimize bırakmayan hâricî ve tahripkâr tesirlerin darbeleri altında günden güne köreliyor.
Böyle bir hayat tarzının yaygaraları arasında lâyıkıyle okumak ve eski tâbirle “îmâl-i fikr” etmek kābil değildir. Çağımızın akıllara durgunluk veren bilgi bombardımanına rağmen bir yolunu bulup okunması gereken en doğru eserleri tâyin edebilsek bile, bu eserlerden öğrendiklerimizi sistemli bir bütünün parçası hâline getirmekten ve okuduğumuz metnin fikir ve ruh âlemimizde meydana getirdiği tesirleri takdîr etmekten âciz olduğumuz müddetçe, onlardan yeterince istifâde edemeyiz. Bu sebeple de, bize mahsus bir kişiliğimiz ve iç dünyamız olmasını istiyor, ve gerçek bir hürriyeti arzuluyorsak, kendimizi bu sonu gelmez karmaşadan mümkün olduğunca tecrîd etmeye mecbûruz.
Elbette ki bunların yazıldığı kadar kolay olmadığının farkındayım. İşin ‘yalnızlaşma’ ciheti bir kenara, kabul etmek istemesek bile, bu gürültüye karşı bir iptilâmız (bağımlılığımız) da var. Ancak ehemmiyet vermediğimiz, küçümsediğimiz basit şeylerin dahî zaman zaman köklerini bütün hayatımıza uzatan çok derin tesirleri olabildiği mâlumunuzdur. Nerede kaldı ki, böyle bir atmosferin içinde tedbirsizce yaşayalım ve onun zararlarından korunabilelim.
Diğer taraftan, bu gibi bir tecerrüdün (kendi kendini tecrîd etme, soyutlama) hayatlarımızda büyük iyileşme ve gelişmelere sebep olacağı muhakkak. Bunun için, başlangıçta hissedilen ve rahatsızlığı duyulan o ‘yalnızlık’ hissinin bir illüzyondan ibâret olduğunu anlamamız fazla sürmeyecektir. Mâmâfih, yine birçok defalar ifâde ettiğim üzere, ülkemizde ve dünyada, kendini etrafındaki topluluğa ait hissetmemekten doğan böyle bir yalnızlığı tecrübe eden binlerce, yüz binlerce insan var. Zannederim, hep menfî neticelerine odaklandığımız internetin, kendisini doğru şekillerde kullanan az sayıdaki insana, kâinâtın içinde yaşadıkları cemiyetten ibâret olmadığını göstermek gibi bir faydası da oldu. Fakat bu, tek başına pek de bir işe yaramıyor. Mümkün olsa da, bu insanlar kendi çevrelerinde zamanla genişleyecek küçük arkadaş grupları teşkîl edebilseler ve böylelikle birkaç nesle uzanacak geniş çaplı bir tenevvürün (aydınlanmanın) ilk ışıklarına şâhit olsak. Memleketimizi ve dünyayı daha iyi hâle getirmenin tek yolu bu…
Tabiî bu hayâlin gerçekleşmesi için, evvelâ bizim, yeryüzünü bir harp cephesine çeviren kamplaşmalardan kurtulabilmemiz gerekiyor. Bu kamplardan her biri, kendi yazarlarının, ‘bilim’ adamlarının, edebiyatçılarının, gazetecilerinin, politikacılarının idâresi altında ve bu idâreciler, diğer kampların mensuplarına hâin, câsus, iş birlikçi gibi bayağı hakāretlerle saldırarak ve demagojik sözlerin ardına sığınarak tebaalarını uyutmak sûretiyle hâkimiyetlerini sürdürmeye çalışıyorlar. Sosyal barışın, sağlam bir cemiyet yapısının ve dalga dalga yayılacak bir kültürel uyanışın karşısındaki başlıca engel, bunlardır. Bu uzun meseleyi başka yazılara bırakalım ve bu kampların dikenli tellerle çizilmiş dar telakkîlerinden kurtulmanın bir kamptan diğerine geçmek demek olmadığını ve birlik olmanın her meselede ittifak etmek mânâsına gelmediğini hatırlamakla iktifâ edelim.
Bütün bu zorlukların üstesinden gelerek iç dünyamızı bu zararlı tesirlerden kurtardıktan, yani bahçeyi temizledikten ve sürdükten sonra, sıra okumaya, yani düşünce ve bilgi tohumlarını zihnimize ekmeye geliyor. Okuma nisbetlerinin pek iç açıcı olmadığı bir cemiyet olmamızdan mıdır bilmiyorum, okumanın faydalarına dâir vecîzeler işitmediğimiz bir gün olmadı. Bunların başında da, “kitapların en iyi dostlarımız olduğu” geliyor. Fakat bu sözü işiten birinin sorması gereken iki suali nedense ihmâl ediyoruz: Hangi kitaplar dostumuzdur? Bu kitapları nasıl bir düzen dâhilinde ve nasıl bir metodla okumalıyız?
Bildiğiniz gibi, her yıl binlerce kitap basılıyor ve bunların en çok satılanları da ekseriyâ yukarıda kendilerinden bahsedilen karanlık sîmâlara yahut hitap ettiği kütleyi aydınlatmayı değil, onun cehâletini kendi menfaati için sûistimâl etmeyi hedefleyen kimselere ait oluyor. Bununla beraber, birçok insan, hayatının belli bir devresinde, yangından mal kaçırırcasına bir aceleyle, durmadan ve hazmetmeden okuyarak kitap dağlarını devirmenin kuma yazı yazmak kadar faydasız ve beyhûde olduğunu anlıyor.
Okumak ve düşünmek, bizden husûsî bir gayret, dikkat ve hassâsiyet ister. Gündelik işlerimizi dahî muayyen bir plana uyarak yapmaya îtina gösterirken, bu en mühim ve aynı zamanda en çetin iki işimizi rastgele yaparak netice almamız düşünülebilir mi? Tabiatımız gereği her şeyin bir anda olmasını istiyoruz, bilhassa ilmî ve fikrî bahislerde çok sabırsızız. Ancak koşarak hedeflerimize varamayacağımız gibi, kendimizi de yıpratır ve çalışmaktan soğuturuz. Bunun için, en önce neye alâka ve merak duyduğumuzu tespit etmeli ve o meselenin ana hatlarını barındıran temel kaynaklarla başlamalıyız. Bu eserleri, satır satır ve gerekirse birkaç defa okuyarak, zihnimizde sağlam bir yapı inşâ etmeli ve ardından da başka okumalarla bu yapıyı takviye ve tezyîn etmeliyiz. Ancak, hele de bu ihtilaflı bir mesele ise, en azından bir seviyeye kadar, kitap tercihlerimizde çok dikkatli olmamız, kendimizi gerek ideoloji bezirgânlarının yazdıklarından, gerekse düşünme ve hissetme (tahassüs) melekelerimizi, geliştirmek şöyle dursun, uyuşturacak alelâde metinlerden muhâfaza etmemiz gerekiyor.
Geçmişte kitap tavsiyesinde bulunduğum insanlar arasında, o kitabı okuduktan sonra bana “Ama şu sayfasında böyle yazıyor!” gibi îtiraz ve serzenişlerde bulunarak, o eseri nasıl olup da tavsiye edebildiğimi soran, kendilerine o fikre benim de katılmadığımı söylediğimde “Mâdem öyle, niçin tavsiye ediyorsun?” diye söylenenler olmuştu; böyle bir şeyin sizin de başınıza gelmiş olması muhtemeldir. Aslında bu durum, memleketimizde okuma kültürünün yerleşmemiş olmasından ve bir kitabı tavsiye etmenin içindeki her cümleye kefil olmak mânâsına gelmediğini bilmemekten kaynaklanıyor. Tıpkı bunun gibi, kendi yolunu kendi başına çizmeye çalışan —ve belki buna mecbûr da olan— bazı insanların, okumanın, bir metnin ifâde ettiği bütün fikirleri benimsemek olmadığını bilmedikleri için oradan oraya savrulduklarına ve sonunda işin içinden çıkamayacaklarına kanaat getirerek okumaktan soğuduklarına da tanık oldum. Bu vaziyet, okuma faaliyetinin hızlı bir gözden geçirmeden veya ezberlemeden ibaret olmadığını, esas olanın dikkatle, bilhassa yazarın size kabul ettirmek istediği fikirleri taşıyan cümleler üzerinde, düşünerek okumak olduğunu ispat eder. Bunun için de çoğu zaman benden farklı düşünen insanların yazdıklarını daha ufuk açıcı bulurum, çünkü onlarla olan fikrî mücâdele, tefekkür kabiliyetimi keskinleştirdiği gibi, kendi görüşlerimin de zayıf noktalarını tespit etmeme yarar. Velhâsıl, tam bir teslîmiyetle okunabilecek kitapların, olmadığı söylenemezse de, sayıları oldukça sınırlıdır.
Yazdıklarımın tamamını hayatımda muvaffakiyetle tatbîk ettiğimi ne yazık ki söyleyemem. Ayrıca bu tavsiyeler, bir tür “yol gösterme” olarak değil, uzun yıllar boyunca —belki biraz da oradan oraya savrulmalar neticesinde— elde edilmiş tecrübelerin nakledilmesi olarak alınmalıdır. Zaten günden güne birçok fikrini değiştiren ve bunun kendini geliştirmenin yegâne yolu olduğuna inanan biri olarak, hele de böyle bir meselede, mutlak doğruları bulduğumu iddia etmem imkânsız. Fakat şunu kat’î şekilde söyleyebilirim: Burada anlatmaya çalıştıklarıma elimden geldiğince riâyet etmenin bana bambaşka kapılar açtığını ve bu tavsiyelere dikkat ederek yapılan bir-iki aylık bir tefekkür ve okumanın yıllara yayılan dağınık çalışmalardan çok daha verimli olduğunu her zaman tecrübe etmişimdir. Zira burada da kemiyet (nicelik-quantity) değil, keyfiyet (nitelik-quality) mühimdir — ve eskilerin de dediği gibi, usûl (metod) olmadan vusûl (ulaşma, erişme) olmuyor.
Bu yazıda geçen bazı kelimeler
- mütenâkız: birbirine zıt ve ters düşen; birbiriyle tenâkuz hâlinde olan, çelişen.
- hâvi: ihtivâ eden, içinde bulunduran.
- hassa: duyu.
- mâmâfih: bununla beraber.
- telakkî: görüş, anlayış; bakış açısı.
- iktifâ: yeterli bulma, yetinme.
- tezyîn: süsleme.


Yorum yapmak ister misiniz?